Genel · Mindfulness

Sessizlik İnzivası Nasıl Bir Deneyim?

Hepimiz zaman zaman günlük rutinimizden uzaklaşmak, kendi kendimize kalmak istiyoruz. Bunu yaparken de dış dünyayla bağımızı tam da koparmak istemiyoruz. Bir şeyler okuyoruz, dinliyoruz, yazıyoruz, telefonu kapatmıyoruz, haberlere bakıyoruz. Aslında etrafımızda pek çok uyaran oluyor.

Oysa altı günlük sessizlik inzivasında çevredeki uyaranları minimuma indirip, bir anlamda dış dünyayla bağımızı belirli bir süre koparıyoruz, rutinimizin dışına çıkıp, sessizlik içinde kalıyoruz.  

Neden Sessizlik?

Öncelikle sessizlik zihnin bulunduğu yere daha iyi yerleşmesini, dinginleşmesini, sakinleşmesini, dinlenmesini sağlıyor. Böylece olanları daha net olarak görebiliyoruz. Diğer yandan sessizlikte kendi içimize daha rahat dönebiliyoruz. Verdiğimiz tepkileri, otomatik davranışlarımızı, zihinsel kalıplarımızı net olarak görüyoruz. Aslında kendini tanıma yolunda bir adım daha ilerliyoruz. 

Zihnimiz sürekli hareket halinde. Düşünceler, düşünce kalıpları, sesler, sıcak soğuk, koku gibi dış uyaranlar, geçmişte öğrendiklerimiz, duygular, bedensel duyumlar zihni sürekli meşgul ediyor. Sessizlik anında kendimizi tüm bunlara açmış oluyoruz. Meditasyonlar sırasında bunları değiştirmek için bir çaba harcamıyoruz, sadece olanı, geleni gideni olduğu haliyle gözlemliyoruz, o ana tanık oluyoruz. 

Sessizlik durumu zihnin çok alışık olduğu bir durum değil. İnziva sırasında da bu alışık olmadığı durumla başa çıkmaya çalışıyor. Örneğin oturma meditasyonu sırasında bedenin bir bölümünü hareket ettirmek istiyor, bırakıp gitmek istiyor, kaşınan yeri kaşımaya çalışıyor. Yani otomatik tepkiler vermek istiyor. Biz de meditasyonlar sırasında bunu net olarak görüyoruz. 

Sessizlik
(Fotoğraf Mindfulness Insitiute’e aittir.)

İşte sessizlikte bu tanık olma ve farkındalığın artması hali düzenli pratikle bir süre sonra davranışlarımıza değişim olarak yansıyor. İşte dönüşüm de bu noktada başlıyor. Bu nedenle mindfulness uygulamalarında sabırlı olmak, sürece ve pratiklere inanmak ve güvenmek çok önemli. 

Mindfulness sihirli bir değnek değil. Mindfulness pratikleri yapınca ya da inzivaya katılınca hayatımız mucizevi bir şekilde değişmiyor. 

Mindfulness sürekli pratik gerektiren, deneyimlerden beslenen, gelişen bir yol, bir hayat biçimi. Hepimiz bu yolda birer öğrenciyiz. 

İnziva deneyimlerimi okurken, mindfulness pratiklerini yaparken bu noktanın farkında olmanızı öneriyorum. 

Aşağıdaki bölümde, mindfulness pratiklerinin sağladığı temel faydalardan bazılarını inzivada deneyimlediklerimden örneklerle paylaşıyorum. 

Her Şeyi Kontrol Etmek Mümkün Değil

Zihin her şeyi kontrol edebileceğini sanır. Oysa kontrol edebilecekleri sınırlıdır. 

Ben de inziva nisan başında yapılacak şekilde her şeyi planlamıştım. Ön hazırlıklar, yanıma alınacaklar, gidiş planları… Ama gitmemize on beş gün kalmıştı ki pandemi patladı ve hepimiz evlerimize kapandık. Pandemi bize en büyük öğretiyi getirdi sanırım, hayatta her şeyi kontrol etme şansımız olmadığını. 

İnzivaya da bu farkındalıkla gelmeme karşın, Covid’le ilgili endişelerimden ötürü en yüksek düzeyde tedbirlerimi alarak ve otelde de tüm tedbirlerin olacağını düşünüyordum. Ama daha önce de bahsetmiştim, tedbirler bana göre yeterli değildi ve kontrolüm dışındaydı. Dolayısıyla her şeyi kontrol etmemim mümkün olmadığını bir kez daha deneyimledim. 

Bu süreç bana her şeyi kontrol etme arzumdan vazgeçmem gerektiğini büyük harflerle gösterdi. 

Zihnin Yazdığı Hikayeler

İnziva günlüğünde zihindeki yoğun hareketlilikten, zihnin yazdığı hikayelerden bahsetmiştim. İlk iki gün süren bu yoğunluğun zihin bulunduğu yere yerleştikçe, sakinleştikçe inzivanın sonuna doğru ne kadar azaldığını, zihnin bu hareketliliği sadece izlediğini çok net bir şekilde deneyimledim. 

Eski Işıl olumsuz düşünceler üstüne bir sürü hikaye yazar, o düşünceleri büyütür, olumsuz ve rahatsız edici duygulara dönüştürürdü. İnzivanın başlarında bu otomatik tepkileri vermiş olmama rağmen, sonuna doğru zihin hikayeler üretmiyordu artık, sadece tanık oluyordu. Bunu görmek, hissetmek çok rahatlatıcıydı.  

Objektifimden

Hoşa Gitmeyen Durumlardan Kaçmak

Zihin hoşuna giden durumlarda daha çok kalmak, hoşuna gitmeyen şeylerden de kaçmak ister. Bu zihnin otomatik tepkilerinden biri. 

Günlük mindfulness pratiklerimde de deneyimlediğim bu durumu, inziva sırasında da yaşadım. Örneğin, meditasyon sırasında dışarıdan gelen inşaat sesi, köpeklerin havlamasından rahatsızlık duyduğum anlar oldu. Şu sesler kesilse, sessizlikte kalsak düşünceleri geçti aklımdan. Ama zihnin bu kaçınma eğilimini fark ettiğim zaman ana dönerek olanla kalabilmeyi deneyimledim. 

Yargılarımız

İnzivadaki meditasyonlar sırasında zihinde çok net yargılar olduğunu, zihnin çeşitli kıyaslamalar yaptığını fark ettim pek çok kez. Bu, mindfulness yolculuğumda da karşılaştığım bir durum. Ama bu farkındalık günlük hayatıma önemli dönüşümler taşıdı. Gün içinde kendimi bir konuda çok net yargılarda bulunurken yakalarsam, zihnin oyunu olduğunu biliyorum bunun ve elimden geldiğince yargılayıcı davranmıyorum. 

Zorluklar Karşısında Esnek ve Güçlü Olmak

İnziva boyunca yaşadığım endişe ve tedirginlik duygularını biliyorsunuz. Zihin bu duygulardan kaçmak istiyor aslında. Ama meditasyon pratiği ilerledikçe, derinleştikçe bu duygularla kalmamız, bu duyguların içinden geçmemiz daha kolay oluyor. Bu da insanı daha esnek hale getiriyor, hayattaki duruşunu güçlendiriyor. 

Bende de bu duyguların yoğunluğu inziva bitiminde ilk günkü seviyede değildi. Zihin sakinleştikçe, hikayeler yazmadıkça bu duygularla kalabilmem kolaylaştı. Hatta dün ilk kez dışarıda tüm tedirginliğime karşın bir kahve içtim ve keyif aldım ki bu da pratiklerimin günlük hayatıma ilk yansımalarından oldu. 

Kabul

Kabul kelimesi pasif bir çağrışım yapıyor. Oysa mindfulness pratikleriyle geliştirdiğimiz kabul pasif bir durum değil, aksine dönüşümü, değişimi başlatan çok önemli bir aşama. 

 “Radikal kabul” de denen bu durumu arzularımızı, tepkilerimizi, tüm koşulları, olanları derin bir düzeyde tüm gerçekliğiyle görebilmek olarak tanımlayabiliriz. 

Sessizlik inzivası sırasında otomatik tepkilerimi, yargılarımı, duygularımı olanca açıklığıyla görmek kimi yerde sarsıcı, kimi yerde çok tanıdık geldi bana. 

Olanı olduğu gibi kabul edebilmek müthiş özgürleştirici. Objektif olarak durumu görüp, değerlendirip, önündeki seçeneklere bakabilmek, seçim yapabilmek bizleri otomatik tepkilerimizden uzaklaştırıyor. Örneğin altı gün konuşmayacağımı, telefondan uzak duracağımı kabul ederek inzivaya gidince, telefonumu sadece alarm olarak kullanmam, fotoğraf çekmek için dahi yanıma almamam beni çok özgür hissettirdi. İçinde olduğum manzarayı, anı doya doya yaşama fırsatı sundu bana. 

Şefkat

İnziva günlüklerinde de bahsetmiştim, zaman zaman kendime şefkat gösteremediğimi fark etsem de Işıl’ı sarıp sarmaladığım anlar da oldu inzivada.

Şefkat meditasyonlarında kalbimi tanımadığım kişilere de açmayı deneyimledim dört akşam boyunca. 

Şefkat çok değerli bir duygu. Emek vermeyi gerektiriyor. Üstünde çalışmaya devam… 

Anı Yaşamak

Çok klişeleşmiş bir söylem olsa da bence çok doğru. Elimizde gerçek olan sadece şu an var. Bir saniye sonra o an geçmiş oluyor ve an çok kıymetli. 

İnziva, anı deneyimlemem için pek çok fırsat sundu bana. Anın değerini bilmeyi, her şeyin geçiciliğini, elimizdeki en kıymetli şeyin an olduğunu sessizlik içinde iliklerime kadar hissettim altı gün boyunca. 

Genel · Mindfulness

Sessizlik İnzivasından Geriye Kalanlar

Kendi kendimle kalabilmeyi, sessizlikte içimi korkmadan cesurca dinleyebilmeyi, zorlukların içinden geçebilmeyi, kendi gücümün farkına varmayı ve ona sahip çıkmayı, anın değerini bilmeyi, anı doyasıya yaşamayı, olanı olduğu gibi kabul ederek özgürleşmeyi, sabretmeyi, otomatik tepkilerimi görmeyi, doğanın sakinleştirici ve dinginleştirici etkisini, öz-şefkati, kalbimi kendime olduğu kadar başkalarına da açabilmeyi, insanın insana olan ihtiyacını deneyimlediğim müthiş bir aşama oldu inziva benim yolumda.  

Kendimce zorluklar içinde geçirsem de bu süreçten güçlenerek, kendime güvenerek çıktığımı hissediyorum. 

İnzivanın motivasyonuyla ve öğrenimleriyle pratiğimde derinleşerek, ilk kursumu açacağım günü heyecanla bekliyorum. 

Veda Öncesi

Bir sonraki yazımda sessizlik inzivasının değişime dönüşüme nasıl yardım ettiğini detaylı anlatacağım. Ama bu yazıda inzivadan geriye kalan birkaç önemli öğrenimi özetlemek istiyorum: 

  • Deneyimden öğrenmenin değeri paha biçilemez. 
  • Zihnimizi dinginleştirmemiz, sakinleştirmemiz mümkün.
  • Bunun için düzenli meditasyon çok önemli.
  • Meditasyonda karşılaştığımız engelleri ancak pratikle aşabiliyoruz. 
  • Meditasyon pratiği sayesinde;
    • İçimizdeki gücü görebiliyoruz. 
    • Zorluklarla birlikte kalmayı öğrenip, zorlukların içinden geçebiliyoruz.
    • Hayatta daha esnek ve güçlü oluyoruz. 
  • İnsan insana ihtiyaç duyuyor. Hepimiz birbirimize görünen-görünmeyen bağlarla bağlıyız. 
  • Birinin yanında konuşmasan da sadece tüm varlığınla orada olmak çok kıymetli. 
  • Sessizlik kendimize dönmemizi kolaylaştırıyor. Öz bilinç düzeyimizi arttırıyor. Bu da daha net ve bilinçli kararlar almamızı kolaylaştırıyor. 
  • Mindfulness pratikleri bizi özgürleştiriyor.
  • Olanı olduğu gibi görebilmek çok özgürleştirici. Seçim yapma şansını getiriyor bize.
  • Kendimize göstereceğimiz şefkat çok önemli. Kendimize şefkat gösterelim ki dingin ve açık bir kalp ile tanıdık tanımadık herkesi şefkatle yaklaşabilelim. 
Fotoğraf: Cella Bencuya Bonofiyel

Genel · Mindfulness

Sessizlik İnzivası Günlüğü

Mindfulness eğitmenliği yolculuğumda inziva süreci büyük heyecanla beklediğim bir deneyimdi. 

İnzivayı nisan ayı başında yapacaktık. Ancak pandemi her alanı olduğu gibi bizim eğitim planımızı da altüst etti, inzivayı bilinmez bir tarihe ertelemek zorunda kaldık. Eğitimimize online olarak devam ettik. 

Eğitmen adayı arkadaşlarımla fiziksel olarak birlikte olamamak, ortamı, sohbeti, deneyimi paylaşamamak ilk başta çok zor geldi; eğitimin verimliliği ile ilgili endişeler yarattı hepimizde. Ama çok kısa sürede aradaki ekranların duygu ve amaç birlikteliği olan kişiler için bir engel olmadığını gördük. Çok keyifli ve verimli eğitimler yaptık. 

Hocamız Günter Hudasch’ın eylül başında Almanya’dan Türkiye’ye gelebilme olanağı olunca, hocalarımız inzivayı yapma konusunda çok ısrarcı oldu. Ve inzivanın tarihi 1-6 Eylül 2020 olarak belirlendi. 

İnzivanın Önemi:

Mindfulness eğitmenlik sürecinde inziva çok önemli bir aşama. Eğitmen adayı sessizlik inzivası yapmadan kendi eğitimini açamıyor. İnziva, deneyimini derinleştirmesine, pek çok sorusuna deneyimleyerek cevap bulmasına yardım ediyor. Bir eğitmen, inziva yapmadan mindfulness kursu verirse eksik bir parça kalıyor. Bu nedenle inziva çok değerli bir deneyim. 

İnziva Öncesi:

İnziva tarihi kesinleşince çok büyük bir kaygı yaşamaya başladım. Çünkü benim için inzivaya katılmak Covid-19 sürecinde yaşadığım çok korunaklı hayatı bitirmek anlamına geliyordu. İnziva demek, bir anda yaklaşık otuz kişiyle bir araya gelmek, seyahat etmek, otelde kalmak, restoranda yemek yemek demekti. Oysa ben pandemi sürecini evden çalışarak, alışverişlerimi online yaparak, yürüyüş haricinde dışarıya çıkmadan, kimseyle yüz yüze görüşmeden geçiriyordum. Şimdi güvenli alanımdan çıkacak hem de çok büyük bir açılma gerçekleştirecektim.

Benim gibi endişelenen arkadaşlarım da vardı. Tedirginliklerimizi paylaşınca hocalarımız Covid-19 konusunda gerekli tüm önlemlerin alınacağını, pratiklerimizi açık alanda yapabileceğimizi belirttiler. Açık hava seçeneği beni bir parça rahatlatsa da endişemi gidermeme pek de yardımcı olmadı.

Çok yoğun endişe ve kaygı yaşıyordum. Diğer taraftan hastanede yaptırmam gereken bir tetkik de beni çok endişelendiriyordu. İnziva konusunda karar vermek için önümde sadece iki günüm vardı. Ya en yüksek derecede önlemleri ve riski alarak inzivaya gidecek ya da inzivaya gitmeyerek, eğitimden mezun olma tarihimi, dolayısıyla mindfulness eğitmeni olma tarihini belirsiz bir geleceğe erteleyecektim. Sonunda inzivaya katılma kararı aldım. 

İnzivayı beklerken, endişe ve kaygılarım çok arttı. İnziva, deneyimlemeyi çok istediğim, merakla ve heyecanla beklediğim bir şeydi. Tarih yaklaştıkça bu endişe ve kaygılara kafamım içinde dönen sorular eklendi: 

Altı günlük sessizlik inzivası nasıl bir deneyim olacaktı? Kimseyle konuşmadan, hiçbir şey okumadan, yazmadan, müzik dinlemeden, e-postalara bakmadan, ailemi aramadan, sosyal medyaya girmeden, gündemi takip etmeden altı gün nasıl geçecekti? Kendi kendime sessizlik içinde kalabilecek miydim? Kendimle yüzleşmek korkutucu mu olacaktı? Bu süreç eğitmenliğime nasıl katkı sağlayacaktı? Beni dönüştürecek miydi? Onlarca başka soru daha…

Bu soruların zihinde yarattığı meşguliyetle zihnin sorularla ilgili yazdığı hikayeleri görmek fazlasıyla yorucuydu. Bu duygu ve düşünce yoğunluğu beni çok zorladı. Ancak yaptığım mindfulness pratikleriyle tüm bu zorlayıcı duygularla birlikte kalabildim, zihni sakinleştirebildim ve  inziva için yola çıktım.

İnziva Ağva’daydı, nehir kıyısında doğanın içinde keyifli bir otelde. 

Otelimiz

1. Gün:

Odalarımıza yerleştikten sonra inzivaya başlıyoruz. Kurallar, program hakkında konuşmalar, sorular, meditasyon pratiği derken, konuşarak yediğimiz akşam yemeğinin ardından uzun bir oturma meditasyonu yaparak sessizliğe giriyoruz. 

İnzivanın daha ilk dakikalarında, zaten çok yüksek düzeyde olan endişe ve kaygılarım daha da artıyor. Çünkü, oteldeki ve pratiklerimiz sırasındaki Kovid-19 önlemleri bana yeterli gelmiyor. “Beş gün böyle nasıl geçecek? Hastalanmadan güvenli bir şekilde eve dönebilecek miyim?”, soruları kafamdaki onlarca soruya bir kez daha ekleniyor.  

Akşamki son oturma meditasyonu sırasındaki en büyük isteğim bir an önce odama, güvenli alanıma gitmek ve uyumak. 

Sessizliğe girişimizle birlikte telefonumu uçak moduna alıyorum ve inziva boyunca da sadece alarm olarak kullanıyorum. Odada bırakıyorum telefonu. Sesini duymamak, her an mesajları kontrol etmemek ne güzel bir özgürlükmüş. 

İnziva Rutinimiz:

Bu giriş gününü takip eden dört gün rutin bir program uygulanıyor: 

Sabah 6.30’da kalkış, sekize kadar mindful hareket ve sessizlik içinde oturma. Kahvaltıyı takiben öğle yemeğine dek oturma ve yürüme meditasyonu ile sahilde yürüme meditasyonu. Öğle yemeğinden sonra bu meditasyonlara ek olarak mindful yoga ve beden taraması meditasyonları. Aralarda mindful kahve ve çay molaları. Saat 18.00’deki akşam yemeğinden sonra yine oturma meditasyonları ve Hocamız Günter’in konuşmaları ve şefkat meditasyonu ile kapanış. 21.30’da odalarımıza çekilme. 

Bu yoğun programı tam bir sessizlik içinde gerçekleştiriyoruz. Her gün tek konuştuğumuz zaman dilimi gün boyunca sadece bir kez gruplar halinde Günter’le deneyimlerimizi ve sorularımızı paylaştığımız yaklaşık 45 dakika ve birkaç küçük kaçamak benim için. 

İnziva boyunca ailemi aramıyorum. Biliyorum ki ailem güvende. Aksi bir durum olsa bana buradan ulaşabilirler.  Sadece birkaç gece anneme mesaj atıp, iyi olduğumu söylüyorum. Çünkü tetkikin yan etkileri nedeniyle beni çok merak ediyor. Bunun dışında kimseyle telefon iletişimi kurmuyorum. 

Meditasyon Salonu

2. Gün:

Sabahın sessizliğinde, tenimizi hafifçe ürperten serinliği hissederek, masmavi gökyüzü altında, havuz başında suyun sesi kulağımda yaptığım mindful hareketler beş güne de keyifle ve zinde başlamamı sağlıyor. Hareketleri yaparken, her hareketin bedenimdeki etkilerini dinliyorum. Tüm odağım hareketlerde. Bedenimin limitlerini görmek kendimle kurduğum ilişkiyi geliştiriyor. Bazen aklıma düşünceler geliyor, dağılıyorum. Bunu fark eder etmez hemen dikkatimi harekete veriyorum. 

İkinci güne sol kulağım tıkanmış olarak uyanıyorum. Endişeleniyorum, açılmazsa günler böyle nasıl geçecek diye. 

İlk günüm çok zor geçiyor. Zihinde belki binlerce düşünce birbiri ardınca koşuyor, sanki bir maymun gibi daldan dala atlıyor. Endişelerim, kaygılarım birer birer akıyor. Yaklaşık 45 dakika süren oturma meditasyonlarında durumum böyle. Bir taraftan uzun süreli doğru ve rahat oturabileceğim pozisyonu bulmaya çalışıyorum, bir taraftan zihindeki durmak bilmeyen hareketi izliyorum. Bazen olumsuz bir düşünce geliyor, zihin hikayeler yazmaya başlıyor. Bir bakmışım hikayeler arasında kaybolmuşum. Bunu fark edince hemen nefesime dönüyorum ya da oturduğum yeri tekrar hissetmeye çalışıyorum, çevreden gelen seslere, rüzgara, o anda ne oluyorsa ona veriyorum dikkatimi. Zaman zaman kızıyorum kendime, dikkatim dağılıyor diye. Sonra bunun farkına varıyorum, kendime daha anlayışlı olmaya çalışarak o ana dönüyorum. 

Kulağımın tıkalı oluşu da zorlaştırıyor meditasyonu. Kafamın içinde tüm gün bir çınlama sesi, yönergeleri duymakta zorlanıyorum. “Bu şekilde beş gün nasıl geçer?” Buradan da hikayeler yazmaya başlıyorum, “Ya öbür kulağım da tıkanırsa?” Bu, çok yorucu. 

Yürüme meditasyonları bana daha iyi geliyor bugün. Temiz havayı içime çekmek rahatlatıyor beni. Yönerge dinlemem gerekmediği için rahat ediyorum. 

Sahile yaptığımız yürüyüşte beş duyumuzu da kullanarak anın içinde olmamızı söylüyor Günter. Uçsuz bucaksız masmavi deniz, hafif esen rüzgar, ayağımın altından kayan incecik kumlar. Denize dönüyorum  yüzümü. Enginlere bakıyorum uzun uzun. Rüzgarı, denizin sesini, sessizliği dinliyorum. Denize girmeyi öyle çok istiyorum ki… Pandemi ayrı düşürdü beni denizden bu yaz. Çok özlediğimi fark ediyorum.

Sahilden Dönerken

Öğleden sonra Günter’le görüşmemizde meditasyon deneyimimi anlatıyorum. Günter “şelale”ye benzetiyor bu durumu; bazen düşüncelerin bir şelale gibi aktığını, onları izlememi, onlarla özdeşleşmeyip, onlara kapılmadan düşüncelerle birlikte kalmamı söylüyor. Haftalardır yaşadığım stresin birikmesi nedeniyle kulağımın tıkanmış olabileceğini belirtiyor. Çenemi sıkmadan, bunu bir çapa olarak ele alıp, yönergeleri dinlemeden sadece o ana odaklanarak meditasyona devam etmemi öneriyor. 

Akşamüstü yaptığımız yoga hareketleri gün boyu oturan ve yürüyen bedeni dinlendiriyor, beden taramasına hazırlıyor. Bedenimin limitlerini görerek, hareketlerin bedenimdeki etkilerini dinleyerek yapıyorum hareketleri. Beden taramasında ilk günün yorgunluğu çıkıyor, uyku ile uyanıklık arasında gidiş gelişler yaşıyorum. Zümra Hoca’nın ses tonundaki alçalıp yükselmeler ya da bir horlama, derin nefes sesiyle irkilip, ana, bedenin ilgili bölümüne dönüyorum. “Sakın uyuma, sakın uyuma” diye kendime kızdığımı fark edince “Bedenine dönebilirsin Işıl, bak belki hoşunag giden şeyler oluyor” diyerek kendime nazik olmaya çalışıyorum. 

3. Gün:

Sabah çok zor uyanıyorum, alarmı kapatıp uyumaya devam etmek istiyorum. “Bugün nasıl geçecek, çok uzun ve yorucu bir gün olacak” gibi düşünceler yankılanıyor kafamda. Zor da olsa havuz başına gidiyorum. Gökyüzünü izleyerek yapıyorum hareketleri. Biraz açılıyorum. Sabahki oturma meditasyonları yine zor geçiyor. Uykum var ama ayık kalabiliyorum, meditasyon boyunca yine zihinde bin bir düşünce var. Sanki yoğunluğu biraz azalmış. Endişe ve tedirginliklerimse hala yerinde duruyor. Zihin dağıldıkça, yine ana dönmeye çalışıyorum, bıkmadan usanmadan tekrar tekrar. Bir an önce yürüme meditasyonu başlasa da iyice açılsam diye sabırsızlanıyorum, fakat vazgeçmeyip devam ediyorum oturmaya. 

Bahçedeki yürüme pratiği yine iyi hissettiriyor. Attığım her adımda ayağımın havadan yavaşça inerek yere basışını, parmaklarımın arasını fark etmek, bir sağ bir sol, bir sağ bir sol… Kuşları dinlemek, ağaçtaki elmayı armudu, yere düşen yaprağı, çiçeğe konan arıyı ilk kez görüyormuşçasına merakla incelemek. Bir çocuğun mutluluğunda, özgürce… 

Sahilde benzer duygular var içimde. Müthiş bir özgürlük duygusu hissediyorum. Şükrediyorum içime çektiğim havaya, gördüğüm denize, işittiğim seslere, kumlara gömülen ayaklarıma; yüreğim minnetle doluyor. Bir taraftan da koskoca evrende, sahildeki kum tanesi kadar küçük olduğumuzu fark ediyorum bir kez daha. İnsanın kendini ne kadar fazla önemsediğini, kibrini, hırsını, yargılamalarını, doğaya verdiği zararı düşünüyorum. Kendimle de  bir yüzleşme anı oluyor buradaki dakikalar. Sarsıcı, ürpertici…

Oturma meditasyonlarımız uzun sürüyor, yaklaşık kırk – kırk beş dakika. Dik oturmamız gerekiyor ki nefesimiz bedenimizde rahat aksın ve uzun süre yorulmadan oturabilelim. Doğru duruşu bulmamız önemli, ağrı, uyuşma gibi rahatsızlık veren durumları yaşamayalım. Deniyorum, rahat pozisyonu bulmaya çalışıyorum. Bazen bir bakıyorum omuzlarım gevşemiş, öne doğru eğilmişim. Dikleştiriyorum sırtımı, boynumu, ama kasmadan. Bazen ayağım uyuşuyor, uzatmam gerekiyor. Çok nadir de olsa oturamıyorum, ayağa kalkıyorum. Kulağım çınlamaya devam ediyor, dikkatimi kulağım dışında olanlara veriyorum, çenemi sıkmadan durmaya çalışıyorum. Bir an geliyor ki çenemi sıktığımı fark ediyorum, hemen gevşetiyorum. 

Akşam sohbetinde Günter tam da bugün ev özleminin olabileceğini, evi aramak, aileyle konuşmak için istek duyabileceğimizi söylüyor. Benim böyle bir özlemim ve isteğim yok. Gün içinde bir ara annemi aramak aklımdan geçti evet ama aramadım ve bu bir isteğe dönüşmeden sadece bir düşünce olarak kaldı. Bunu hatırlıyorum, zihni ev, arama, özlem, gündemi takip etme gibi duygu ve düşüncelere kapattığımı fark ediyorum. Zihnin eğitilebileceğini bir kez daha görüyorum. Zihin, sen ne büyüksün!

Günter’le Görüşmelerimizden

4. Gün:

Bugün kendimi buraya yerleşmiş hissediyorum. Rutin oturmuş. Her ne kadar rutin desem de aslında her günün rutini ayrı bir deneyim. Nasıl olacağını bilmesen de ne yapacağını bilmek iyi ve güvende hissettiriyor. 

Sabah hava oldukça serin ve rüzgarlı. Yağmur yağabilir. Yağmurluklarımız ve şemsiyelerimizle gidiyoruz sahile. Deniz oldukça dalgalı. Gökyüzü mavi gri arası. Pamuk yığını küme küme bulutlar. Rüzgar ürpertiyor. Birden çocukluk anılarım canlanıyor. Babamla Akçay’da denizdeyiz, dalgalarla oynuyoruz. Özlemle gözlerim doluyor. Ne güzel günlerdi çocukluğum, çok gerilerde kalan… Hüzün çöküyor içime. Ama bu duygu da kabulüm. Ne de olsa duygular benim bir parçam, onlardan kurtulmaya çalışmak anlamlı değil, zaten bir süre sonra geçip gidecekler. 

Öğleden sonraki görüşmemizde görüyorum ki pek çok kişi de çocukluğuna gitmiş bugün. Günter tüm bunların doğal olduğundan bahsediyor. 

Bugün meditasyon duruşumu bulduğumu görüyorum. Rahat ve dik uzun süreli oturabiliyorum artık. Bu beni daha kendine güvenli hissettiriyor. Zihinde yine çok düşünce var ama yoğunlukları ilk günlerdeki gibi değil. Biraz daha sakin akıyorlar artık. Endişe ve tedirginliklerim ise hala oradalar, aynı yoğunlukta. Ama hikayeler yazarak, onları daha da büyütmüyorum ve onlarla birlikte kalabiliyorum. Kulağımın çınlamasıyla da birlikte kalabiliyorum, onu fark etmiyorum bile. Zihin dağıldığında, ana daha kolay dönebiliyorum ve kendimi olana daha rahat açabiliyorum sanki bugün. Kendime çok fazla kızmadığımı fark ediyorum, artık Işıl’a şefkatle yaklaşabiliyorum demek ki…

Sessizlik çok hoşuma gidiyor. Telefon yok, e-posta yok, sıkıcı gündem yok, telefon sesi yok, konuşmak yok, kimseye selam vermek durumunda değilim, “afiyet olsun”, “teşekkür ederim” demem gerekmiyor. Konuşmayı özlemiyorum, istemiyorum da. Sadece ben varım, bir de doğa. Hiçbir zorunluluğumun olmaması çok özgürleştirici.  Keyfini çıkarıyorum bu sessizliğin. 

Objektifimden Sessizlik

Bir süredir günlük pratiklerim arasında çok seyrek yer veriyordum beden taramasına. Ama burada her gün yaklaşık kırk beş dakika beden taraması yapınca, deneyimimdeki farklılığı görmeye başlıyorum. Bedende hoşuma giden gitmeyen hisleri duyumsuyorum. Bedenimle kurduğum bağlantının güçlendiğini fark ediyorum. Bu bağlantı, farkındalığın temeli aslında. “Düzenli pratik.” diye fısıldıyorum kendime. 

5. Gün:

İnzivanın son tam günü. Artık kendimi iyice burada hissediyorum. Anın içinde olmak, anı hoşa giden veya gitmeyen her şeyiyle deneyimleyebilmek keyif veriyor. 

İnziva boyunca beni en çok zorlayan kısım yemek zamanları. Restoranda kendimi rahat ve güvende hissetmediğimden çabucak yiyip, kalkıyorum masadan. Tedirginliklerim ve endişelerim nedeniyle aldığım önlemlere çevremdekilerin güldüğünü düşünüyorum bazen; hiç anlaşılmadığımı düşünüyorum ama bunu kafamda büyütüp, hikayeler yazmıyorum. 

İşte beşinci günün sabahı da bu zorlayıcı öğün sayılarını sayıyorum. Daha dört öğün olması hoşuma gitmiyor ama bu hoşa gitmeyen durumla da kalabiliyorum. 

Bugün hava fırtınalı. Neredeyse adam boyu dalgalar kıyıyı dövüyor. Kumsalın derinlerine kadar geliyor, geri dönüyor deniz. Bu gel-giti izlemek, uçuşan saçlarım, rüzgarın sertçe tenime değmesi, kulağımda yankılanan denizin ve rüzgarın sesi. Hepsi bana canlı olduğumu, anda kaldığımı, yaşadığımı hissettiriyor.

Ağva Sahilde

Beş gün boyunca meditasyonlar arasında verdiğimiz çay-kahve molalarıyla yemeklerimiz de mindfulness’ın formel olmayan, hayatın normal akışında yapabileceğimiz pratiklerinden. Çayı kahveyi ya da çorbayı içerken, bir parça keki veya meyveyi yerken, sanki ilk defa yiyormuş gibi merakla bakmak, kokusunu içimize çekmek, lokmayı ağzımıza götürürken elimizin hareketlerini izlemek, tadını ağzımızın her zerresinde hissederek yavaşça yutmak. Bazen bu şekilde yiyip içmek sıkıcı geliyor, insan bir an önce bitirip, başka şeyler yapmak istiyor, doğru. İnziva sırasında ben de yaşıyorum benzer şeyleri. Ama sabırsız davrandığımı, sıkıldığımı fark ediyorum ve yediğim içtiğim şeyden keyif almaya çalışıyorum. 

Tüm meditasyonların keyfini çıkarıyorum artık. İnzivanın ilk gününe göre kendimdeki dönüşümü değişimi görebiliyorum. Düzenli pratiğin ne kadar önemli olduğunu, insanı nasıl dönüştürdüğünü yaşayarak deneyimliyorum çünkü. 

Hocalarımız Günter ve Lot, “mindfulness”ı deneyimden anlatacağımızı söylüyorlar tüm eğitimimiz boyunca. Bunu anlıyorum, günlük pratiklerimden de biliyorum ama inziva boyunca bunu tam içimden, yüreğimden hissederek yaşıyorum. Eğitmen olduğumda “mindfulness”ı deneyimden anlatabilecek, öğretebilecek olmanın verdiği güveni kalbimin derininde hissediyorum. 

Günter’in akşam sohbetleri güzel kapılar açıyor bana, yeni bakış açıları yaratıyor. Aklıma nice fikir getiriyor, paylaşmak ve yapmak istediğim. 

Her akşam yaptığımız şefkat meditasyonları apayrı bir deneyim. Günlük meditasyonlar sırasındaki iç seslerim, iç eleştirilerim bana kendime karşı pek de şefkatli olmadığımı gösteriyor. Önce kendime şefkat duyabilmeliyim ki kalbimi diğer insanlara da cömertçe açabileyim. İşte şefkat meditasyonlarında bunu deneyimliyoruz. Çok kolay değil, ama her meditasyonda olduğu gibi şefkat konusu da sabır ve açıklık istiyor, bol pratik istiyor. 

6. Gün:

Sabah sevinçle uyanıyorum. Bugün inzivanın son günü. Artık bir an önce bitsin de evime döneyim istiyorum. Bir taraftan da “daha iki öğün yemek yiyeceğiz, bu çok zorlayıcı” gibi düşüncelerle sıkıntı hissediyorum. 

Sabah hareketleri, sessiz oturma ve kahvaltı derken inzivanın son meditasyonuna sıra geliyor. Günter, Fernando Pessoa’nın “Beyond the Bend in the Road – Yolun Dönemecinin Ötesinde” şiirini okuyor. Şiirin Türkçesi de İngilizcesi de çok etkileyici. Bir süre bu şiirle sessizce oturmamızı istiyor. Bu oturma boyunca inzivanın bende yarattığı tüm duygular, düşünceler, değişimler yerli yerine oturuyor sanki. İnzivaya katılabildiğim ve sağlıkla tamamladığım için şükrediyorum. Altı gün boyunca kazandığım motivasyonu devam ettirmeyi diliyorum. İçsel gücümün büyüklüğünü bir kez daha fark ediyorum. Hayatımdaki tüm zorlu dönemeçler gözümün önünden geçiyor. “Işıl sen neleri atlattın. Bu süreci de atlatabildin. Müthiş bir deneyim ekledin hayatına. Seni seviyorum ve takdir ediyorum.”, diyorum. 

Zihin öyle büyük ve müthiş bir şey ki eğitilebiliyor ve insan, zorluklar karşısında esnek ve güçlü kalabiliyor. İnzivada deneyimlediğim en önemli şeylerden biri bu. 

Sessizliğe Veda:

Ve sıra sessizliğin bozulmasına geliyor.  İki kişilik gruplara ayrılıyoruz. Yedişer dakika, inzivadan bizde kalanları paylaşıyoruz grup arkadaşımızla. Mindful bir şekilde anlatıyoruz ve dinliyoruz birbirimizi. 

Benim grup arkadaşım inzivanın büyük kısmında arkamda oturan, varlığıyla, bakışlarıyla bana güç ve destek veren Özlem. Önce ben anlatıyorum yaşadıklarımı, bende kalanları. Sımsıcak gözleriyle dinliyor. Beni anladığını hissediyorum. Bu çok güzel bir duygu.

Sonra sıra Özlem’e geliyor. Benim yaşadıklarımı yüreğinin derinliklerinde hissettiğini, beni çok iyi anladığını anlatıyor. Birlikte ağlıyoruz… Anlaşılmak öyle kıymetli ki… Hele ki endişelerimin, kaygılarımın hiç anlaşılmadığını düşündüğüm, hissettiğim bir süreçte. Ona sarılmak istiyorum ama Covid nedeniyle sarılamıyorum, işaretlerle gözlerimle sarılıyorum…

Ve kapanış. Mindfulness Institute’ün hazırladığı inziva fotoğraflarından oluşan klibi izleyip, fotoğraflar çekiliyoruz. Yediğimiz öğle yemeğinin ardından vedalaşıp, yola koyuluyoruz evlerimize, sevdiklerimize doğru.  

Çok istediğim inziva deneyimini yaşayabildiğim için huzurla ve şükürle dönüyorum. 

Veda

Konuşma Kaçamakları: 

İnziva boyunca hiç konuşma isteği ve ihtiyacı duymuyorum. Konuşmamak çok hoşuma gidiyor. Yemek sonralarındaki aralarda tek başıma nehir kıyısında oturuyorum. Çayımı, kahvemi yudumlarken nehri, gökyüzünü ve ağaçları izliyorum. Kısa yürüyüşler yapıyorum bahçede. Yeşil, mavi bana çok iyi geliyor. Zihnimin sakinleşmesine yardım ediyor. Doğada olmayı öyle özlemişim ki…

Ne istediğimi anlatabilmek için zorunlu birkaç minik konuşma oluyor garsonlarla. Geç kalmamak için bir iki kez saat sormam dışında da konuşmuyorum kimseyle. Telefonu saat olarak bile yanımda taşımıyorum.  Bir kez sadece birkaç kare çekmek için yanıma alıyorum. Fotoğraf çekmek yerine, anın içinde olmayı, anı her saniyesiyle içimde yaşamayı, zihnime mühürlemeyi tercih ediyorum. 

Konuşmamak zor mu? Belki bazıları için öyle. Ama benim için zor değil. Konuşmasam da yanımda sevdiğim tanıdığım insanların olması, benzer şeyleri yaşadığımızı bilmemiz bana güven veriyor. Bazı arkadaşlarımla zaman zaman buluşan gözlerimiz iyi hissettiriyor. İnsanın insana ihtiyacı olduğunu bir kez daha görüyorum. 

Özellikle birkaç arkadaşımın varlığı, iyi olup olmadığımı merak eden ve soran gözleri bana tüm inziva boyunca güç veriyor, destek oluyor. İyi ki oradalar ve iyi ki birbirimizi tanımışız. Özlem, Hülya, Sevgi çok teşekkürler…

Birkaç minik konuşma kaçamağı da beni merak eden arkadaşlarımla oluyor. İyi olduğumdan emin olmak istiyorlar. Çünkü endişe ve kaygılarımın farkındalar.

Tüm bunları konuşma olarak değerlendirmiyorum. Yüzdeye vursam, inzivanın yüzde birine ancak denk gelir. İnziva boyunca sessizlikle kalabildiğim için takdir ediyorum kendimi ve şefkatle kucaklıyorum. 

Not: Fotoğraflar Mindfulness Institıte’ten Begüm Bayram ve Burak İşleyici’ye aittir. Kendilerine teşekkür ediyorum.

Genel · sadelesme · Yaşam

Dijital Sadeleşme

Teknoloji artık hayatımızın her alanında; iş hayatımızın ve özel hayatımızın merkezinde. Bilgisayarlar, cep telefonları, televizyon, mesajlar, sosyal medya, reklamlar vb. bizi esir almış durumda.

Teknoloji bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, bir yandan da bizi çok yoruyor. Her gün istemediğimiz yüzlerce mesaja maruz kalıyoruz; dijital dünyada gereğinden çok vakit geçirerek kendimiz için değerli olan zamanlardan çalıyoruz.

Bu nedenle hayatımızı sadeleştirirken dijital alanda da sadeleşmeyi unutmamak gerek. Ben ufak taktiklerle dijital alanda bazı değişiklikler yaptım hayatımda. Şimdi hem kafam daha dingin, hem daha verimli çalışıyorum. Zamanı kendim için değerli olan şeylere ayırabiliyorum.

Siz de teknoloji yorgunuysanız, deneyimlerimden yola çıkarak yazdığım öneriler belki işinize yarayabilir:

  1. Telefon bildirimlerini sessize alın.

Çalışırken çın çın öten mesajlar, gelen bildirimler aslında bizi çok bölüyor ve dikkatimizi dağıtıyor. Tüm telefon bildirimlerini, grup bildirimlerini sessize alınca çok rahatladım. Artık mesajlarıma belli saatlerde bakıyorum. Bana göre kimse çok acil olan bir şeyi WhatsApp ya da SMS ile göndermez, telefonla arar. Bu nedenle çalışırken gerekmedikçe telefonumu sessize almıyorum. Ulaşılabilirlik adına içim rahat.

  1. Ekran kullanım süresini takip edin ve sınırlandırın.

Telefonumu karıştırırken tesadüfen ekran kullanım süresimi görmüş ve dehşete kapılmıştım. Ne kadar çok zaman geçiriyormuşum telefonda. Hemen bu süreyi kısıtladım. Şimdi gün içinde ekran sürem 30 dakikayı geçtiğinde telefonum beni uyarıyor. 

  1. Takip ettiğiniz hesapları sadeleştirin.

Zaman zaman takip ettiğim hesapları gözden geçiriyorum ve sadeleştirme yapıyorum.

Pek çok e-posta bülten aboneliği yapıyoruz ama bir süre sonra bunlar posta kutumuzda sadece kalabalık yapıyor. E-posta üyeliklerimi azaltmam bana epey zaman kazandırdı.

Sosyal medyada da benzer şekilde sadeleşiyorum. Sadece bana ilham veren, değerli bilgiler edindiğim hesapları takip ediyorum. Facebook’un artık çok anlamlı olmadığını düşündüğüm için, kullanımını neredeyse sıfırladım.

  1. Sosyal medya hesaplarınızı sürekli kontrol etmeyin.

Boş kaldığımız anda ya da canımız sıkıldığında, işe ara verdiğimizde hemen sosyal medyaya giriyoruz. Kim ne yazmış, kaç beğeni almışım gibi şeylerle kafamızı meşgul ediyoruz. Dinleneceğimize daha çok yoruluyoruz aslında. Bu nedenle siz de benim gibi belli saat dilimlerinde sosyal medyayı kullanmayı deneyebilirsiniz.

  1. E-postalarınızla belli bir aralıkta ilgilenin.

Bilgisayarda çalışırken e-postalarım daima açık olurdu. Gelen her postaya anında cevap vermeye çalışırdım. Bunun da beni ne kadar çok böldüğünü fark edince, e-postalarla belli zaman aralıklarında ilgilenmeye karar verdim. Şimdi sabah ve akşam saatlerinde, günde iki defa kontrol etmeye ve hepsini bu aralıkta yanıtlamaya çalışıyorum. Bu da çalışma verimimi arttıran bir taktik.

  1. Ruhunuzu doğru şeylerle besleyin.

Sabah ilk iş Twitter’a ve haber sitelerine girerek günün haberlerini alırdım. Gün içinde de ara verdikçe yine Twitter’a girerek ne olduğuna bakardım. Sonra fark ettim ki günüme hep can sıkıcı haberlerle başlıyorum ve bu beni gün boyu olumsuz etkiliyor. Tabi ki haber almam önemli ama bunu kendime zarar vermeyecek şekilde de yapabilirim. Şimdi sadece akşamları kısa bir saat diliminde günün haberlerine bakıyorum. Böylece zihnim ve ruhum daha sakin ve dingin kalabiliyor, daha verimli çalışabiliyorum.

Ruhu doğru şeylerle beslemenin bir yolu da televizyonla geçirdiğimiz zamana dikkat etmek.

  1. Televizyon seyretmeyi azaltın.

Televizyon fark etmesek de çok zamanımızı alıyor aslında. Bitmek bilmeyen diziler, saçma yarışma programları, hepsi ömrümüzden alıyor bence. Ne izlediğimiz konusunda da seçici olmak gerektiğini düşünüyorum. Ben artık televizyonu neredeyse hiç izlemiyorum. Ama Kelime Oyunu yarışmasına bayılıyorum; denk geldikçe izliyorum.

Eskiden evde bir ses olsun düşüncesiyle televizyonu açardım. Sonra bunun çok anlamsız olduğunu fark ettim. Eve gelince ya da sabah kalkınca radyo veya Spotify dinliyorum artık. Televizyon yerine de dijital platformlarda seçerek izlediğim dizi, film ve belgeseller var. Böylece okumaya, düşünmeye, sevdiklerime daha çok zaman kalıyor.

Bu önerileri birden uygulamanız zor olabilir. Sadeleşeceğim diye kendinizi sıkıntıya sokmanıza da hiç gerek yok. Kendi önceliklerinizi belirleyerek, yaşam tarzınıza, iş koşullarınıza göre bir yerden başlayabilir, kendinize uygun başka taktikler geliştirebilirsiniz.

Sizin dijital sadeleşme için önerileriniz var mı?

 

 

Genel · sadelesme · Sağlık

Dengeli Beslenmeye Bir Güzelleme

Yemekle kurduğumuz ilişkinin önceki yazıda bahsettiğim noktalardan başka bir boyutu da var:

Ne yiyoruz? Ne zaman yiyoruz? Yediklerimizin vücudumuza faydası var mı? Ne yemeliyiz? Ne yememeliyiz?

Benim çocukluğumda yemek konusu çok karmaşık değildi. Her besinden dengeli yemek yeterliydi. Ama bugün yemek konusunda kafamız çok karışık. Herkes yemek yeme konusunda bir şey söylüyor. Bir uzmanın bolca yiyin dediğini bir doktor sakın yemeyin diyor. Moda diyetler, yağ yakan içecekler, mucize yiyecekler vb her gün sosyal medyada, gazetede, televizyonda karşımıza çıkıyor.  Hepimiz ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız.

Benim de zaman zaman kafam karışsa da onu yesem bunu yemesem desem de ben dengeli beslenmeye inanıyorum. Sağlıklı olmamızın vücudumuza ne verdiğimizle yani nasıl beslendiğimizle yakından ilgiliolduğunu düşünüyorum. Ama sadece iyi beslenerek, ruhu ve zihni ihmal ederek bütünsel sağlığın korunabileceğine inanmıyorum.

Sağlıklı beslenmenin temeli vücudumuza zarar verdiği herkes tarafından kabul edilen bazı yiyecek ve içecekleri hayatımızdan çıkarmaktan geçiyor bence.

Bir besin pakete giriyorsa içinde genellikle koruyucu ve katkı maddesi olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle hazır çorba, puding, hazır tatlılar, meyveli yoğurt, salam, sucuk, sosis, hazır pizzalar, hazır yemekler, gofret, bisküvi, çikolata, hazır meyve suyu, kola, gazoz, konserve gibi işlenmiş ve hazır gıdaları asla almıyorum.

Rafine şekeri hayatımdan çıkaralı çok oldu. Şekerin zararlı olduğu ve bağımlılık yaptığı birçok araştırma tarafından kanıtlandı. Ben de pastacılık yaptığım dönemde hem araştırmaları okuyarak, hem de bizzat deneyimleyerek bu konuya ikna oldum. Şekerin kanser için de iyi olmadığını öğrenince, şekerle ilişkimi öncelikle kafamda bitirdim. Kurumsal hayattayken sık sık tatlı krizlerine girerdim. Oysa yıllardır canım hiç tatlı çekmiyor artık.

Meyve yememek gerektiği söylemine ben katılmıyorum. Her şeyin olduğu gibi meyvenin de fazlasının zararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak kararında yendiğinde vücudun meyveye de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Bir Egeli olarak sebze ve bakliyat ağırlıklı bir beslenme düzenim var. Ama az da olsa kırmızı et ve balık da yiyorum, süt ürünü de tüketiyorum. Ancak artık hazır yoğurt tüketmiyorum. Yoğurdumu kooperatif sütüyle kendim mayalıyorum. Tadına doyulmuyor ev yoğurdunun.

Turşuyu da evde yapma girişimlerim oldu bu sonbahar. Ev turşusunun da çok faydalı olduğu söyleniyor. Lezzeti de cabası.

Su konusu da bence sağlık için çok önemli. Daha önce paylaşmıştım, güne bir bardak suyla başlıyorum. Gün içinde de suyu fazla tüketmeye çalışıyorum.

Toplum olarak hamur işlerini çok seviyoruz. Ben de keklere, poğaçalara bayılıyorum. Ama unun faydadan çok zararlı olması nedeniyle artık evde pek hamur işi de yapmıyorum. Bu konuda çok katı değilim, bazen insanın canı istiyor ya da kaçamak yapmak istiyor. O zaman da daha sağlıklı alternatifler deniyorum, ölçüyü kaçırmadan yiyorum hamur işlerini.

Hamur işi deyince, en çok tartışılan konulardan biri olan ekmekten bahsetmezsem olmaz. Ekmek insanlığın temel gıdası olarak süre gelmiş tarih boyunca. Ama günümüzde endüstrinin gelişmesi, buğdayların yapısının değişmesiyle yarardan çok zararı konuşulur oldu ekmeğin. Bu tartışmaları çok haklı buluyorum ve takip ediyorum ama ekmeği hayatımdan çıkarmıyorum. Sadece kahvaltıda tüketiyorum. Tam buğday veya karakılçık unundan yapılan ve daha sağlıklı olduğuna inandıklarıma ulaşmaya çalışıyorum.

Diğer yandan bir de temiz gıdaya ulaşım konusu var. Bu maalesef benim de çok zorlandığım bir konu. İlaçsız, uygun ve doğru koşullarda üretilmiş sebze ve meyveye ulaşmaya çalışıyorum. Ancak bu konuda istediğim noktada değilim henüz.

Ben beslenme konusunda uzman değilim. Bu nedenle burada yazdıklarımın sadece benim kişisel görüşüm ve deneyimlerim olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Herkesin kendine en uygun beslenme şeklini, gerekirse bir doktor veya diyetisyen desteğiyle oluşturacağını düşünüyorum. Ancak bu platformda kendi düşünce ve önerilerimizi de tartışabileceğimize inanıyorum.

Genel · sadelesme · Sağlık

Yemek mi Beni Yiyor Ben mi Yemeği?

Yemekle ilişkiniz nasıl?

Kimimiz yemek için yaşıyoruz, kimimiz de yaşamak için yiyoruz. Siz hangi gruba giriyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?

Yemek yemek her şeyden önce hayatta kalabilmemiz için gerekli. Ama sonrasında işin içine keyif tarafı da giriyor. Sevdiklerimizle kurduğumuz sofralarda yemeğin tadına varmak, uzun sohbetler etmek, yeni lezzetlerin peşine düşmek, yeni malzemeler denemek… Hepsi çok keyifli.

Sadeleşme sürecimizde ne yediğimize, yemekle nasıl bir ilişkimiz olduğuna bakmak önemli.

Hayatlarımız koşturmaca içinde geçiyor. Yetiştirilecek işler, gündelik sorumluluklar, toplantılar derken yemek çoğu kez bu yoğunluğun arasında acele yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görülüyor. Bazen yemek yemek unutuluyor bile.

Pek çoğumuzun günlük yemek alışkanlıklarına baktığımızda gördüklerimiz çok benzer: Sabah kahvaltısı için pastaneden alınan bol yağlı poğaça veya gevrek, öğlen yemekhanelerde yenen çok da lezzetli ve sağlıklı olmadığını düşündüğüm tabldotlar veya dışarıda hızlıca yenen hamburgerler, pideler, bazen acele ofiste atıştırılan salata, gözlerimizi bilgisayardan ayırmadan içilen kahveler, akşam televizyon karşısında kendimizi kaybederek yenen yağlı cipsler, çerezler, dışarıdan söylenen pizzalar…

Tüm bunlar sağlığımızı olumsuz etkilerken, yeme ihtiyacımızın özünün de kaçmasına neden oluyor, yemeği bir görev haline getiriyor.

Diğer taraftan bir de “duygusal yeme” sorunu var. Pek çok kişi sıkıntısını gidermek, içindeki boşluğu doldurmak için yemeğe sarılıyor. Ama yemek maalesef bu boşluğu doldurmuyor. Kilo, hastalık gibi daha büyük sıkıntılara yol açıyor.

Öncelikle yemekle ilişkinizin nasıl olduğuna bakmanızı öneririm:

Gün içinde neler yiyorsunuz? Ne zaman yiyorsunuz? Nasıl yiyorsunuz? Bunları yazmak, alışkanlıklarınızı net olarak görmenize yardımcı olur. Hoşunuza gitmeyen ya da size iyi gelmeyen yemek alışkanlıklarınızı değiştirmenizi kolaylaştırır.

Yemekle ilişkinizi netleştirdiğinizde hoşunuza gitmediyse, telaşa gerek yok. Sağlıklı ve iyi alışkanlıkları adım adım hayatınıza dahil edebilirsiniz.

Öncelikle biraz yavaşlamayı deneyin. Günlük koşuşturmaca içinde ya da çalışma hayatında bu çok zor demeyin. Yemeği kısa bir mola, dinlenme fırsatı olarak görün. Yediğiniz şeyin tadını alarak, kokusunu içinize çekerek, dokusunu hissederek yavaş yemeğe çalışın. Bunu yapmaya hiç vaktim yok derseniz, en azından birkaç lokmanızı böyle yemeyi deneyin.

Çalışma hayatında yeme düzenini oturtmanın zor olduğunu deneyimlerimle biliyorum. Ama istersek yapılabileceğini de biliyorum.

Sabahları pastaneden sağlıksız hazır yiyecekler almak yerine akşamdan sağlıklı alternatifler hazırlayabilirsiniz. Küçük bir tost, bir meyve gibi. Öğlen yine sağlıksız yemekler yerine, evde pişirdiğiniz yemeği iş yerinize getirebilirsiniz. Öğün araları için meyve, badem, ceviz gibi yiyecekleri yanınızda bulundurabilirsiniz.

Japonların “hara hachi bu” kavramı yemekle daha bilinçli, daha farkında ve daha sağlıklı bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir. “Hara hachi bu” Japonların uzun ve sağlıklı yaşama sırlarından biri olarak değerlendiriliyor. “Midenin yüzde seksenini doldur” anlamına geliyor. Tabi midemizin yüzde sekseninin dolduğunu net olarak ölçmemiz mümkün değil ama burada ana fikir tıka basa doymadan, biraz aç kalarak yemeği bitirmek. Porsiyonlarımızı da biraz küçük tutarak bu yaklaşımı uygulayabiliriz.

Bahsettiğim şeyler aslında çok basit ve yapılabilir şeyler. Yemeğe biraz farkındalık ve dikkat getirerek, yeme alışkanlıklarımızı daha sağlıklı bir şekle dönüştürebiliriz.

Hayatla bağımızı kuran yemek aynı zamanda keyifli de bir şey. Yemeğe gereken önemi vermek, yemekten keyif almak ruhumuza da iyi gelir.

Bu keyfi artırmanın da basit yolları var aslında. Yemeğin sunumuna özen gösterebiliriz örneğin. Özenli sunumdan kastım ziyafet sofraları gibi sofralar değil. Plastik tabakta yemek yerine sevdiğimiz bir porselen tabakta yemek, kağıt bardak yerine hoşumuza giden bir fincanda kahve içmek, yemek masasına küçük bir çiçek veya mum koymak, şık çatal takımımızı renkli bir peçete ile kullanmak gibi basit ama etkili şeyler.

Bir de yeni tatları keşfetmenin keyfi var. Gittiğimiz restoranlarda farklı bir şey sipariş etmeyi, evde farklı tarifler pişirmeyi deneyebilirsiniz. Böylece hem yemeği monotonluktan kurtarırsınız, hem de yeni tatları merakla yerken her duyunuz açık olur, aldığınız tat katlanır.

Yemek ile ilişkimizi konuşup da sevdiklerimizle uzun sohbetlerimize eşlik eden tadına doyulmayan sofralardan bahsetmemek olmaz. Ama bu sofralarda keyfi arttırmak için yemeğe amaç değil araç olarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Hazırlık sırasında kadınlar çoğu ziyan olacak çeşit çeşit yemekler yapıp, bitap düşüyorlar, sofranın da tadına varamıyorlar. Oysa bu kadar çok çeşide gerek yok ki. Önemli olan o masa etrafını paylaşmak, sevgi dolu sohbetler yapıp, birlikteliğin keyfini çıkarmak. Siz ne dersiniz?

 

Genel · Sağlık · Yaşam

Sağlık Olsun

Anlamlı ve iyi bir hayat yaşamanın en önemli şartlarından biri sağlıklı olmak. Sağlığımız yerinde değilse, para, mal, mülk her şey anlamını kaybediyor. İstediğimiz kadar sadeleşelim yaşam alanımızda, sağlığımız yoksa aslında hiçbir şeye sahip değiliz.

Sağlıklı olmak öyle kıymetli ki… İnsan sağlığının değerini onu kaybettiğinde anlıyor. Meme kanseri tedavim sırasında kemoterapi görürken hiç tat alamadığım zamanlar oldu. Bol bol içmem gereken suyu içmekte zorlandığım, suyun tadını alamadığım günleri biliyorum. İnsan o zaman fark ediyor, yemek yiyebilmek ve tat alabilmek ne büyük bir hediye bize. Ama hayatın koşturmacası içinde bunun farkında olmuyoruz çoğu zaman.

Yediklerimize dikkat etmiyoruz, hareketsiz yaşıyoruz. Ruhumuzu beslemiyor, her şeyi kafamıza takıyor, stres içinde yaşayıp gidiyoruz. Bedenimizin işaretlerini dinlemiyoruz. Sonunda da sağlığımızı kaybediyoruz.

Ben de böyleydim kurumsal hayatta çalışırken. Günümün yarısı evden dışarıda geçiyordu. Sağlıklı yemeğimi evden götürüyordum iş yerine. İş sonrası düzenli pilates yapıyordum ama yeterince yürüyemiyordum, hareketsiz kalıyordum. Ruhumu besleyecek aktiviteler yapsam da stres baş düşmanımdı. Onu yönetemiyordum. Vücudumda bir şeyler olduğunu, bir salgı salgılandığını ve vücudumun her zerresini ele geçirdiğini hissederdim. Sürekli mide yanması, kabızlık, şişkinlik gibi sıkıntılarım vardı. Bir de her şeyi kafaya takar, kendime çok acımasız davranırdım. Hasta olmaktan korkuyordum ama deneyimimi değiştiremiyordum. Nitekim kurumsal hayatımı sonlandırdıktan bir yıl sonra meme kanseri teşhisi aldım. İşte o zaman daha iyi anladım hayat tarzımızın, yaptığımız seçimlerin, düşüncelerimizin sağlığımız üstündeki etkilerini. Oysa bunu anlamak için sağlığımı kaybetmem gerekmiyordu.

Sağlığımızı kaybetmeden onun değerini bilmek en iyisi. Sağlıklı olduğumuz her an için şükretmek çok önemli. Nefes alabilmek, bir yudum su içip, tadını alabilmek, yürüyebilmek, okuyabilmek öyle kıymetli ki…

Bence sağlıklı bir hayat sürmenin anahtarı beden, zihin ve ruh dengesini sağlamak. Yani bedenimize, ruhumuza ve zihnimize iyi gelen şeyleri hayatımıza sokmak. Bunlar çok derin konular. Yemek, spor, ruhu besleyen aktiviteler, stres yönetimi, anı yaşama, düşünce şeklimiz, yaşam tarzımız vb pek çok başlık var bakılabilecek. Sade İşler’de sizlerin katkılarıyla bu konuları derinleştirelim, paylaşıp birbirimize iyi gelelim istiyorum.

Genel · sadelesme

Gardırop Temizliği Yapmalıyım!

Regina Wong’un Hayata Yer Aç kitabında okuduğum Californian Closets firmasının bir araştırmasına göre, ortalama bir insan sahip olduğu giysilerin yaklaşık yüzde yirmisini kullanıyormuş.

Gerçekten çoğumuzun ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla giysisi var.  İndirimden aldıklarımız, hediye gelenler, canımız sıkkın olduğu zaman aldıklarımız, varlığını unuttuklarımız, özel bir günde giyerim düşüncesiyle tuttuklarımız, zayıflayınca giyeceklerim derken gardırobumuz evimizin en kalabalık alanlarından biri haline geliyor.  Bir de moda diye satın aldığımız kıyafetler var ki belki de bizim tarzımızı hiç yansıtmıyor.

Çağımız maalesef tüketim çağı. Her gün yüzlerce hatta binlerce reklam mesajına maruz kalıyoruz. Çevremizdeki her şey, reklamlar, indirimler, promosyonlar, moda bizi daha çok tüketmeye teşvik ediyor. Bizler de doğal olarak ihtiyacımızdan fazla pek çok şey alıyoruz. Sanıyorum ihtiyacımız olmadan aldığımız şeylerin başında da giysiler, ayakkabılar ve aksesuarlar geliyor.

Evimizi sadeleştirme konusunda da söylediğim gibi kendi yaşam tarzımız gardırobumuzu sadeleştirirken de önceliğimiz olmalı. Gardırobumuzda sadece sevdiğimiz şeyleri tutmalıyız.

Minimalizm ve sadeleşme hakkındaki pek çok kitapta yer aldığı gibi, gardırop temizliğinin adımlarını buraya yazmayı çok anlamlı bulmuyorum. Eminim ki herkes kendine en uygun yöntemi bulacaktır. Ancak önerilen detaylı adımları görmek isterseniz Begüm Başoğlu ve Ege Erim’in Sade adlı kitabıyla Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam kitaplarından yararlanabilirsiniz. Bir de Marie Kondo’nun Derle Topla Rahatla kitabı var.

Ben burada gardırobumu gözden geçirirken yaşadığım deneyimleri paylaşacağım sizinle.

Öncelikle gardırobumu gözden geçirirken şu soruları sordum kendime:

  • Hangilerini gerçekten kullanıyorum?
  • Bu parça hoşuma gidiyor mu? Beni yansıtıyor mu?

Dolabımı gözden geçirmeye başladığımda kurumsal hayatta çok severek kullandığım, ama artık kendime yakıştıramadığım, beni yansıtmayan pek çok kıyafet ve aksesuarla karşılaştım. Bunların bir kısmını ayırdım, bir kısmını ise kıyamayıp, ara sıra giyerim ya da bir gün lazım olursa diye dolapta tutmaya devam ettim. Ama şimdi görüyorum ki bu parçalar asla bir gün kullanılmıyor! Dolayısıyla bu parçaları en kısa sürede dolabımdan çıkaracağım.

Dolaptan çıkanlar arasında bir de etiketi üzerinde olanlar vardı. Ben de inanamadım ama gerçekten benim de böyle etiketli kıyafet ve aksesuarlarım varmış. Hemen bunlarda da bir eleme yaptım tabi.

Bir de ufak bir tadilatla giyerim dediğim etekler ve pantolonlar vardı vedalaşamadığım. Onlar da dolaptan çıkanlar arasında yerlerini aldılar.

Herkes gibi ben de değişiyorum, dönüşüyorum. İş dışındaki giysilerim, ayakkabılarım ve aksesuarlarım arasında da kullandığımda kendimi iyi hissetmediklerimle karşılaştım. Zor da olsa bunlarla vedalaştım.

Bir tarafta da temizleyiciye gidecekler çıktı karşıma. Onları da bir kenarda tutmuşum, her gördüğümde artık temizleyiciye götürmem lazım dediğimi ama bir türlü götürmediğimi fark ettim. Hemen birkaç gün içinde temizleyiciye götürdüm bu giysileri.

Vedalaştığım kıyafetleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere belediyeye, Kızılay’a ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bir şubesine gönderdim. Birilerine bu şekilde fayda sağlamak huzur veriyor insana.

Hala vedalaşamadığım kazaklarım var dolabımda. Yirmi yıl önce kaybettiğim anneannemin ördüğü kazaklar.  Hiçbirini giymiyorum ama hatırası nedeniyle atamıyorum da… Bu konuda sizin önerileriniz olur mu bana?

Gardırobumu sadeleştirme işi bir kerede bitmedi tabi. Sadeleşme sürecim hala devam ediyor. Etiketli olan eşyalardan henüz dolaptan çıkaramadıklarımı  da ikinci el sitelerinde satma gibi bir düşüncem var. Bunun da güzel bir fikir olduğuna inanıyorum. İkinci el ürün kullanımıyla bireysel olarak kazanç sağlayabiliyoruz; dünyamızın sürdürülebilirliğine de israfı önleyerek katkıda bulunmuş oluyoruz.

Bu yazıyı yazarken “ben nasıl alışveriş yapıyorum?” sorusunu sordum kendime. Epey uzun bir liste çıktı karşıma:

  • Öncelikle istek mi ihtiyaç mı diye kendime soruyorum.
  • İhtiyaçsa, istediğim tüm kriterleri sağlıyorsa satın alıyorum. Çünkü biliyorum ki bir şeyi içime sinmediyse sonra asla kullanmayacağım.
  • Canım sıkkınken alışverişe çıkmıyorum.
  • Birkaç kullanımda bozulmayacak, daha kaliteli ürünleri almaya çalışıyorum.
  • Ama sadece marka diye bir ürün satın almıyorum.
  • Yeni sezon başladı, birkaç parça bir şey alayım düşüncesiyle alışveriş yapmıyorum.
  • Moda diye kendime yakışmayan şeyi almıyorum.
  • Bedenime ve tarzıma uygun olanları seçiyorum.
  • İndirimde “Bu da dolabında bulunsun, lazım olur, ziyan gitmez” diyenlere kanmıyorum.
  • Pazarlamacı olmamın etkisi belki ama reklamlardan ve promosyonlardan etkilenmiyorum.
  • Alışveriş için indirim dönemlerini tercih ediyorum ama indirimli diye ihtiyacım olmayan şeyi almıyorum.

Liste üstünde düşünürken, yıllar içinde ben değişip, dönüştükçe bu maddelerin  hayatımın bir parçası haline geldiğini fark ettim.

Kıyafetlere büyük yatırım yapmak yerine kendimize yatırım yapmanın önemli olduğuna inanıyorum. Giydiklerimiz karşımızdakine bizim kim olduğumuzu söylemiyor. Hayata karşı duruşumuz, tarzımız, kişiliğimiz, değerlerimiz bizim kim olduğumuzu söylüyor. En büyük yatırımı kendi gelişimimize harcamak en doğrusu sanırım.

Genel · sadelesme · Yaşam

Evde Sadeleşmeye Nasıl Başlarım?

Minimalizm konusundaki her kaynakta sadeleşmeye evden başlamak gerektiği söyleniyor. Ben de buna inandığımı Eviniz Sizin İçin Ne Anlama Geliyor? yazımda kısaca anlatmıştım.

Evimiz sade, derli toplu ve severek kullandığımız az ve öz eşya ile düzenlendiğinde daha huzurlu ve mutlu bir hayata adım atmamız kolaylaşıyor.

Evi sadeleştirmek, evdeki fazlalıklardan kurtulmak sanırım hepimizin gözünde büyüyor. Bir de çeşitli yerlerde her şeyi bir kerede derleyip, toplayın; eşyaları kategorilere ayırın; kendinize üç ay süre verin, bütün evi bu süre içinde bitirin gibi önerileri okuyunca insan hepten korkuyor bu işe girişmeye.

Bu öneriler bana çok anlamlı gelmiyor. Hem başlamayı zorlaştırıyor, hem de süreç boyunca canımızı sıkıp, işi yarım bırakma riski taşıyor. Bence evde sadeleşmeye karar verdiysek, kendi şartlarımıza uygun olarak bir sadeleşme yöntemi bulmak işi kolaylaştırıyor. Böylece sadece sonuca değil, sürece de odaklanabiliyoruz aynı zamanda. Eşyaları gözden geçirirken anıları hatırlamak, eşyalarla ilişkimizi sorgulamak, eşyalar azaldıkça içimizde bir ferahlık yaşamak ayrı bir keyif.

Bundan yaklaşık üç yıl öncesine kadar atamadığım öyle çok şey vardı ki dolaplarda: Lise defterlerim ve kitaplarım, üniversite ders notlarım, yılbaşında hediye edilen bir sürü minik biblo, eski telefonlar, ne işe yaradığını bilmediğim kablolar, yurtdışı uçak biletlerim, gittiğim müze, sergi, sinema ve konser biletleri, aldığım magnetler, hediyelik eşyalar ilk aklıma gelenler.

Her sene bu eşyaları gözden geçirir, kıyamadığım için atamazdım bir türlü. “Ya lazım olursa?” sorusu da hep aklımı kurcalardı. Yine bir gözden geçirme sırasında fark ettim ki “lazım olmuyor!”. Lise defterlerim ve kitaplarım artık işime yaramayacak. Bunlara ve üniversite ders notlarıma mezun olduktan sonra bir kez bile dönüp bakmadım. Bibloları kimlerin aldığını bile unutmuşum, raflarda inanılmaz bir karmaşa yaratıyor.  Biletleri saklamamsa çok anlamsız. Anılar zaten belleğimde, fotoğraflarda. Bu farkındalıkla önce kütüphanemi gözden geçirdim.

Başta defterleri ve ders notlarını geri dönüşüme gönderdim. Lise kitaplarımı kütüphaneye verdim. Üniversite kitapları mesleki kitaplar olduğu için onları sakladım. İşe yaramayacak biblo, bilet vb her şeyi çöpe attım. İşte evde ciddi sadeleşme sürecim böyle başladı. Hala da devam ediyor 🙂

Kendi deneyimlerimden yola çıkarak evde sadeleşmeye nasıl başlarız konusunda önerilerimi paylaşayım istiyorum bu sayfada. Belki sizin de kendi sadeleşme sürecinizi oluşturmanızda bir parça ilham olurum 🙂

  • Kendi yaşam tarzınıza, önceliklerinize göre sadeleşmek önemli. Örneğin kitaplar hayatınızın en önemli şeylerinden biriyse, evinizi, kütüphanenizi bunu dikkate alarak düzenlemeniz gerekli; ya da mutfak hobinizse buradaki araç gerecinizin ona göre olması anlamlı.
  • Evinizde sadece sevdiğiniz eşyalar olsun, sevmediğiniz sizi rahatsız eden hiç bir şeyi tutmayın.
  • Bütün evi gözden geçirmeye bir anda başlamayın. Küçük adımlarla başlayın, sadece bir çekmeceyi, bir rafı veya bir dolabı elden geçirin. Sonrasında ne kadar yol aldığınızı görüp siz de şaşıracaksınız.
  • Evde canınız sıkıldığında, hemen bir yere el atın, oradaki fazlalıları ayıklayın.
  • Eşyaları atıp atmamaya karar verirken şu soruları sorun kendinize:
    • “Gerçekten gerekli mi? İhtiyacım var mı? Hayatımı kolaylaştırıyor mu?”
    • Sık kullanıyor muyum?
    • Seviyor muyum?

Ben evimi üç senedir bu şekilde gözden geçiriyorum. Evim yaşamaktan çok daha fazla keyif aldığım, kendimi daha huzurlu ve dingin hissettiğim bir yaşam alanı haline geldi. Tavsiye ederim 🙂

 

Genel · Yaşam

Anlar

aniyasa.png

Bu sabah eski yazılarımı karıştırırken 2012’de yazdığım bir yazıyla karşılaştım. Anı yaşama, şimdiki ana odaklanma üstünde epey pratik yaptığım şu günlerde iyi geldi bana, ben de sizlerle paylaşmak istedim.

***

Yonca Tokbaş’ın eski yazılarını tekrar okurken, yazılarından birinde Borges’in çok sevdiğim “Anlar” şiiri çıktı karşıma bu sabah. Bu şiiri uzun süredir okumamıştım, o kadar iyi geldi ki. Bana çağrıştırdıklarını da paylaşmak istedim, hayatını dolu dolu yaşayan insanlar çoğalsın diye…

Bu dünyada bize verilen süre, zamanın sonsuzluğunda o kadar kısa ki. Bizse bu süreyi hoyratça kullanıyoruz, hayat hiç bitmeyecekmiş gibi… Her şey mükemmel olsun istiyoruz. Hayatımızda birçok şeyi biz istediğimiz için değil, görevimiz, sorumluluğumuz olduğu için yapıyoruz. İsteklerimizi, hayallerimizi erteliyoruz. İncinmekten korktuğumuz için, risk alamıyoruz. Risk alamadığımız için istediğimiz gibi bir hayatın sorumluluğunu almaktan çekiniyoruz. Yaşamımızdaki küçük şeyleri görmüyor, yaşamı ıskalıyoruz. Sevdiklerimize yeteri kadar değer vermiyor, sevgi gösteremeyebiliyoruz. Onları kırıyor, incitiyor, dostlukları yitiriyoruz. Elimizdekilerin kıymetini ancak kaybettiğimizde anlıyoruz. Çevremizdeki güzellikleri görmüyoruz. Yardıma muhtaç bir yaşlıya, yaralı bir kediye kucak açmıyoruz. Hayatın koşturmacası içinde, ev ve iş arasında sıkışmış küçük dünyalarımızda birer makinaya dönüyor, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Hayatın içinde olamıyoruz. Hayatımızı yaşamak, sevdiklerimize, hobilerimize zaman ayırmak için hep bir şeyleri bekliyoruz.

“Terfi edeyim, ailemle tatile çıkacağım. “
“Bi emekli olayım, okuyamadığım kitapları okuyacağım”.
“Yaz gelsin her gün yürüyüş yapacağım.”
“Çocuklar büyüsün, eşimle seyahat edeceğim.”
“Emekli olunca her gün güneşin doğuşunu izleyeceğim.”

Bu ve benzeri sözleri kendimizden, çevremizden sürekli duyuyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki bu dünyadaki yaşam süremizi doldurmuşuz ama istediğimiz gibi bir hayat yaşayamamışız…

Oysa hayat o kadar güzel ve değerli ki… Hayat aslında anların bir toplamı. Mutluluk bu hayatın minik detaylarında, kısacık anlarında gizli. Biz hayatımızın her anını sevdiklerimizle birlikte keyif alarak, tadını çıkara çıkara, sesini, nefesini, kokusunu içimize çeke çeke yaşıyorsak, iste o zaman mutlu bir hayat yaratabiliyoruz.

Anlarda saklı olan mutluluğun sırrını keşfedebilmek için Borges’e kulak verelim.

ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

Bu şiiri yatağınızın karşısına asın ve her sabah uyandığınızda, o sabah yeni bir güne merhaba diyebildiğinize, nefes alabildiğinize, yürüyebildiğinize, görebildiğinize şükrederek, her satırını içinize çeke çeke okuyun. Mutluluğu anlarda yakalayın…