Genel · Sağlık · Yaşam

Sağlık Olsun

Anlamlı ve iyi bir hayat yaşamanın en önemli şartlarından biri sağlıklı olmak. Sağlığımız yerinde değilse, para, mal, mülk her şey anlamını kaybediyor. İstediğimiz kadar sadeleşelim yaşam alanımızda, sağlığımız yoksa aslında hiçbir şeye sahip değiliz.

Sağlıklı olmak öyle kıymetli ki… İnsan sağlığının değerini onu kaybettiğinde anlıyor. Meme kanseri tedavim sırasında kemoterapi görürken hiç tat alamadığım zamanlar oldu. Bol bol içmem gereken suyu içmekte zorlandığım, suyun tadını alamadığım günleri biliyorum. İnsan o zaman fark ediyor, yemek yiyebilmek ve tat alabilmek ne büyük bir hediye bize. Ama hayatın koşturmacası içinde bunun farkında olmuyoruz çoğu zaman.

Yediklerimize dikkat etmiyoruz, hareketsiz yaşıyoruz. Ruhumuzu beslemiyor, her şeyi kafamıza takıyor, stres içinde yaşayıp gidiyoruz. Bedenimizin işaretlerini dinlemiyoruz. Sonunda da sağlığımızı kaybediyoruz.

Ben de böyleydim kurumsal hayatta çalışırken. Günümün yarısı evden dışarıda geçiyordu. Sağlıklı yemeğimi evden götürüyordum iş yerine. İş sonrası düzenli pilates yapıyordum ama yeterince yürüyemiyordum, hareketsiz kalıyordum. Ruhumu besleyecek aktiviteler yapsam da stres baş düşmanımdı. Onu yönetemiyordum. Vücudumda bir şeyler olduğunu, bir salgı salgılandığını ve vücudumun her zerresini ele geçirdiğini hissederdim. Sürekli mide yanması, kabızlık, şişkinlik gibi sıkıntılarım vardı. Bir de her şeyi kafaya takar, kendime çok acımasız davranırdım. Hasta olmaktan korkuyordum ama deneyimimi değiştiremiyordum. Nitekim kurumsal hayatımı sonlandırdıktan bir yıl sonra meme kanseri teşhisi aldım. İşte o zaman daha iyi anladım hayat tarzımızın, yaptığımız seçimlerin, düşüncelerimizin sağlığımız üstündeki etkilerini. Oysa bunu anlamak için sağlığımı kaybetmem gerekmiyordu.

Sağlığımızı kaybetmeden onun değerini bilmek en iyisi. Sağlıklı olduğumuz her an için şükretmek çok önemli. Nefes alabilmek, bir yudum su içip, tadını alabilmek, yürüyebilmek, okuyabilmek öyle kıymetli ki…

Bence sağlıklı bir hayat sürmenin anahtarı beden, zihin ve ruh dengesini sağlamak. Yani bedenimize, ruhumuza ve zihnimize iyi gelen şeyleri hayatımıza sokmak. Bunlar çok derin konular. Yemek, spor, ruhu besleyen aktiviteler, stres yönetimi, anı yaşama, düşünce şeklimiz, yaşam tarzımız vb pek çok başlık var bakılabilecek. Sade İşler’de sizlerin katkılarıyla bu konuları derinleştirelim, paylaşıp birbirimize iyi gelelim istiyorum.

Genel · sadelesme

Gardırop Temizliği Yapmalıyım!

Regina Wong’un Hayata Yer Aç kitabında okuduğum Californian Closets firmasının bir araştırmasına göre, ortalama bir insan sahip olduğu giysilerin yaklaşık yüzde yirmisini kullanıyormuş.

Gerçekten çoğumuzun ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla giysisi var.  İndirimden aldıklarımız, hediye gelenler, canımız sıkkın olduğu zaman aldıklarımız, varlığını unuttuklarımız, özel bir günde giyerim düşüncesiyle tuttuklarımız, zayıflayınca giyeceklerim derken gardırobumuz evimizin en kalabalık alanlarından biri haline geliyor.  Bir de moda diye satın aldığımız kıyafetler var ki belki de bizim tarzımızı hiç yansıtmıyor.

Çağımız maalesef tüketim çağı. Her gün yüzlerce hatta binlerce reklam mesajına maruz kalıyoruz. Çevremizdeki her şey, reklamlar, indirimler, promosyonlar, moda bizi daha çok tüketmeye teşvik ediyor. Bizler de doğal olarak ihtiyacımızdan fazla pek çok şey alıyoruz. Sanıyorum ihtiyacımız olmadan aldığımız şeylerin başında da giysiler, ayakkabılar ve aksesuarlar geliyor.

Evimizi sadeleştirme konusunda da söylediğim gibi kendi yaşam tarzımız gardırobumuzu sadeleştirirken de önceliğimiz olmalı. Gardırobumuzda sadece sevdiğimiz şeyleri tutmalıyız.

Minimalizm ve sadeleşme hakkındaki pek çok kitapta yer aldığı gibi, gardırop temizliğinin adımlarını buraya yazmayı çok anlamlı bulmuyorum. Eminim ki herkes kendine en uygun yöntemi bulacaktır. Ancak önerilen detaylı adımları görmek isterseniz Begüm Başoğlu ve Ege Erim’in Sade adlı kitabıyla Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam kitaplarından yararlanabilirsiniz. Bir de Marie Kondo’nun Derle Topla Rahatla kitabı var.

Ben burada gardırobumu gözden geçirirken yaşadığım deneyimleri paylaşacağım sizinle.

Öncelikle gardırobumu gözden geçirirken şu soruları sordum kendime:

  • Hangilerini gerçekten kullanıyorum?
  • Bu parça hoşuma gidiyor mu? Beni yansıtıyor mu?

Dolabımı gözden geçirmeye başladığımda kurumsal hayatta çok severek kullandığım, ama artık kendime yakıştıramadığım, beni yansıtmayan pek çok kıyafet ve aksesuarla karşılaştım. Bunların bir kısmını ayırdım, bir kısmını ise kıyamayıp, ara sıra giyerim ya da bir gün lazım olursa diye dolapta tutmaya devam ettim. Ama şimdi görüyorum ki bu parçalar asla bir gün kullanılmıyor! Dolayısıyla bu parçaları en kısa sürede dolabımdan çıkaracağım.

Dolaptan çıkanlar arasında bir de etiketi üzerinde olanlar vardı. Ben de inanamadım ama gerçekten benim de böyle etiketli kıyafet ve aksesuarlarım varmış. Hemen bunlarda da bir eleme yaptım tabi.

Bir de ufak bir tadilatla giyerim dediğim etekler ve pantolonlar vardı vedalaşamadığım. Onlar da dolaptan çıkanlar arasında yerlerini aldılar.

Herkes gibi ben de değişiyorum, dönüşüyorum. İş dışındaki giysilerim, ayakkabılarım ve aksesuarlarım arasında da kullandığımda kendimi iyi hissetmediklerimle karşılaştım. Zor da olsa bunlarla vedalaştım.

Bir tarafta da temizleyiciye gidecekler çıktı karşıma. Onları da bir kenarda tutmuşum, her gördüğümde artık temizleyiciye götürmem lazım dediğimi ama bir türlü götürmediğimi fark ettim. Hemen birkaç gün içinde temizleyiciye götürdüm bu giysileri.

Vedalaştığım kıyafetleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere belediyeye, Kızılay’a ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bir şubesine gönderdim. Birilerine bu şekilde fayda sağlamak huzur veriyor insana.

Hala vedalaşamadığım kazaklarım var dolabımda. Yirmi yıl önce kaybettiğim anneannemin ördüğü kazaklar.  Hiçbirini giymiyorum ama hatırası nedeniyle atamıyorum da… Bu konuda sizin önerileriniz olur mu bana?

Gardırobumu sadeleştirme işi bir kerede bitmedi tabi. Sadeleşme sürecim hala devam ediyor. Etiketli olan eşyalardan henüz dolaptan çıkaramadıklarımı  da ikinci el sitelerinde satma gibi bir düşüncem var. Bunun da güzel bir fikir olduğuna inanıyorum. İkinci el ürün kullanımıyla bireysel olarak kazanç sağlayabiliyoruz; dünyamızın sürdürülebilirliğine de israfı önleyerek katkıda bulunmuş oluyoruz.

Bu yazıyı yazarken “ben nasıl alışveriş yapıyorum?” sorusunu sordum kendime. Epey uzun bir liste çıktı karşıma:

  • Öncelikle istek mi ihtiyaç mı diye kendime soruyorum.
  • İhtiyaçsa, istediğim tüm kriterleri sağlıyorsa satın alıyorum. Çünkü biliyorum ki bir şeyi içime sinmediyse sonra asla kullanmayacağım.
  • Canım sıkkınken alışverişe çıkmıyorum.
  • Birkaç kullanımda bozulmayacak, daha kaliteli ürünleri almaya çalışıyorum.
  • Ama sadece marka diye bir ürün satın almıyorum.
  • Yeni sezon başladı, birkaç parça bir şey alayım düşüncesiyle alışveriş yapmıyorum.
  • Moda diye kendime yakışmayan şeyi almıyorum.
  • Bedenime ve tarzıma uygun olanları seçiyorum.
  • İndirimde “Bu da dolabında bulunsun, lazım olur, ziyan gitmez” diyenlere kanmıyorum.
  • Pazarlamacı olmamın etkisi belki ama reklamlardan ve promosyonlardan etkilenmiyorum.
  • Alışveriş için indirim dönemlerini tercih ediyorum ama indirimli diye ihtiyacım olmayan şeyi almıyorum.

Liste üstünde düşünürken, yıllar içinde ben değişip, dönüştükçe bu maddelerin  hayatımın bir parçası haline geldiğini fark ettim.

Kıyafetlere büyük yatırım yapmak yerine kendimize yatırım yapmanın önemli olduğuna inanıyorum. Giydiklerimiz karşımızdakine bizim kim olduğumuzu söylemiyor. Hayata karşı duruşumuz, tarzımız, kişiliğimiz, değerlerimiz bizim kim olduğumuzu söylüyor. En büyük yatırımı kendi gelişimimize harcamak en doğrusu sanırım.

Genel · Yaşam

Anlar

aniyasa.png

Bu sabah eski yazılarımı karıştırırken 2012’de yazdığım bir yazıyla karşılaştım. Anı yaşama, şimdiki ana odaklanma üstünde epey pratik yaptığım şu günlerde iyi geldi bana, ben de sizlerle paylaşmak istedim.

***

Yonca Tokbaş’ın eski yazılarını tekrar okurken, yazılarından birinde Borges’in çok sevdiğim “Anlar” şiiri çıktı karşıma bu sabah. Bu şiiri uzun süredir okumamıştım, o kadar iyi geldi ki. Bana çağrıştırdıklarını da paylaşmak istedim, hayatını dolu dolu yaşayan insanlar çoğalsın diye…

Bu dünyada bize verilen süre, zamanın sonsuzluğunda o kadar kısa ki. Bizse bu süreyi hoyratça kullanıyoruz, hayat hiç bitmeyecekmiş gibi… Her şey mükemmel olsun istiyoruz. Hayatımızda birçok şeyi biz istediğimiz için değil, görevimiz, sorumluluğumuz olduğu için yapıyoruz. İsteklerimizi, hayallerimizi erteliyoruz. İncinmekten korktuğumuz için, risk alamıyoruz. Risk alamadığımız için istediğimiz gibi bir hayatın sorumluluğunu almaktan çekiniyoruz. Yaşamımızdaki küçük şeyleri görmüyor, yaşamı ıskalıyoruz. Sevdiklerimize yeteri kadar değer vermiyor, sevgi gösteremeyebiliyoruz. Onları kırıyor, incitiyor, dostlukları yitiriyoruz. Elimizdekilerin kıymetini ancak kaybettiğimizde anlıyoruz. Çevremizdeki güzellikleri görmüyoruz. Yardıma muhtaç bir yaşlıya, yaralı bir kediye kucak açmıyoruz. Hayatın koşturmacası içinde, ev ve iş arasında sıkışmış küçük dünyalarımızda birer makinaya dönüyor, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Hayatın içinde olamıyoruz. Hayatımızı yaşamak, sevdiklerimize, hobilerimize zaman ayırmak için hep bir şeyleri bekliyoruz.

“Terfi edeyim, ailemle tatile çıkacağım. “
“Bi emekli olayım, okuyamadığım kitapları okuyacağım”.
“Yaz gelsin her gün yürüyüş yapacağım.”
“Çocuklar büyüsün, eşimle seyahat edeceğim.”
“Emekli olunca her gün güneşin doğuşunu izleyeceğim.”

Bu ve benzeri sözleri kendimizden, çevremizden sürekli duyuyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki bu dünyadaki yaşam süremizi doldurmuşuz ama istediğimiz gibi bir hayat yaşayamamışız…

Oysa hayat o kadar güzel ve değerli ki… Hayat aslında anların bir toplamı. Mutluluk bu hayatın minik detaylarında, kısacık anlarında gizli. Biz hayatımızın her anını sevdiklerimizle birlikte keyif alarak, tadını çıkara çıkara, sesini, nefesini, kokusunu içimize çeke çeke yaşıyorsak, iste o zaman mutlu bir hayat yaratabiliyoruz.

Anlarda saklı olan mutluluğun sırrını keşfedebilmek için Borges’e kulak verelim.

ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

Bu şiiri yatağınızın karşısına asın ve her sabah uyandığınızda, o sabah yeni bir güne merhaba diyebildiğinize, nefes alabildiğinize, yürüyebildiğinize, görebildiğinize şükrederek, her satırını içinize çeke çeke okuyun. Mutluluğu anlarda yakalayın…

Kitap

Küçük Şeylerin Tanrısı

Küçük Şeylerin Tanrısı, son dönemde okuduğum en etkileyici kitaplardan biri. İkinci bir okumayı hakkediyor. Her yeni okumada keşfedilecek pek çok yeni şey, alınacak yeni tatlar var bence…

Küçük Şeylerin Tanrısı’nın farklı bir kurgusu var. Kitap hikayenin sonunda başlıyor, ortasında bitiyor. Hikayenin başlangıcı ise satırların aralarında gizli. Okurken ayrıntılara dikkatimizi vermemizi bekliyor yazar. Öyle plajda okunacak bir kitap değil yani ☺

 

 

Başladığınızda ilerlemek biraz zor olabilir ama sakın vazgeçmeyin. Sembollerle yüklü şiirsel dil sizi hikayenin içine çekiyor. Tercümesinde bazı sıkıntılar var gibi. Birçok yerde, kim bilir İngilizcesi’nde burası nasıl anlatılmıştır diye düşündüm. Çünkü orijinalini okuyanların müthiş bir şiirsel dilden bahsettiğini biliyordum ama çeviri de buna yaklaşmaya çalışmış, haksızlık etmeyeyim.

Kitap Arundhati Roy’un ilk kitabı. Yazarına 1997’de Man Booker ödülünü getirmiş. Roy, bu kitaptan sonra yirmi yıl başka bir kurmaca kitap yayınlamamış. Ancak Hindistan’ın politik şartlarını kurmaca dışı yazılarıyla eleştirmeyi sürdürmüş.

Yazarın 2017’de yayınlanan ikinci kurmaca kitabı da Mutlak Mutluluk Bakanlığı. Okuma listemde ilk okunacak kitaplar arasında.

Küçük Şeylerin Tanrısı, ikiz kardeşlerin gözünden anlatılan trajik bir aile hikayesi. Ama kitabı sadece aile hikayesi olarak okumak doğru olmaz. Bağımsızlığını yeni kazanan ve siyasi çalkantılarla sarsılan Hindistan arka planını kullanarak, ataerkil sistemin ciddi bir eleştirisi var kitapta. Arundhati Roy kurduğu evrende Hindistan’daki kast sisteminin insanlar üstünde uyguladığı baskıları, anne-kız ilişkisini, genel ahlakçı aile anlayışını, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve tüm bunların çocuklar üstündeki etkilerini özgün bir anlatımla eleştiriyor.

Küçük Şeylerin Tanrısı’nı okuyun, etkilendiğiniz kitaplar arasında yerini alacağını düşünüyorum. Sonra da düşüncelerinizi benimle paylaşın, olur mu?