Genel · sadelesme · Sağlık

Yemek mi Beni Yiyor Ben mi Yemeği?

Yemekle ilişkiniz nasıl?

Kimimiz yemek için yaşıyoruz, kimimiz de yaşamak için yiyoruz. Siz hangi gruba giriyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?

Yemek yemek her şeyden önce hayatta kalabilmemiz için gerekli. Ama sonrasında işin içine keyif tarafı da giriyor. Sevdiklerimizle kurduğumuz sofralarda yemeğin tadına varmak, uzun sohbetler etmek, yeni lezzetlerin peşine düşmek, yeni malzemeler denemek… Hepsi çok keyifli.

Sadeleşme sürecimizde ne yediğimize, yemekle nasıl bir ilişkimiz olduğuna bakmak önemli.

Hayatlarımız koşturmaca içinde geçiyor. Yetiştirilecek işler, gündelik sorumluluklar, toplantılar derken yemek çoğu kez bu yoğunluğun arasında acele yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görülüyor. Bazen yemek yemek unutuluyor bile.

Pek çoğumuzun günlük yemek alışkanlıklarına baktığımızda gördüklerimiz çok benzer: Sabah kahvaltısı için pastaneden alınan bol yağlı poğaça veya gevrek, öğlen yemekhanelerde yenen çok da lezzetli ve sağlıklı olmadığını düşündüğüm tabldotlar veya dışarıda hızlıca yenen hamburgerler, pideler, bazen acele ofiste atıştırılan salata, gözlerimizi bilgisayardan ayırmadan içilen kahveler, akşam televizyon karşısında kendimizi kaybederek yenen yağlı cipsler, çerezler, dışarıdan söylenen pizzalar…

Tüm bunlar sağlığımızı olumsuz etkilerken, yeme ihtiyacımızın özünün de kaçmasına neden oluyor, yemeği bir görev haline getiriyor.

Diğer taraftan bir de “duygusal yeme” sorunu var. Pek çok kişi sıkıntısını gidermek, içindeki boşluğu doldurmak için yemeğe sarılıyor. Ama yemek maalesef bu boşluğu doldurmuyor. Kilo, hastalık gibi daha büyük sıkıntılara yol açıyor.

Öncelikle yemekle ilişkinizin nasıl olduğuna bakmanızı öneririm:

Gün içinde neler yiyorsunuz? Ne zaman yiyorsunuz? Nasıl yiyorsunuz? Bunları yazmak, alışkanlıklarınızı net olarak görmenize yardımcı olur. Hoşunuza gitmeyen ya da size iyi gelmeyen yemek alışkanlıklarınızı değiştirmenizi kolaylaştırır.

Yemekle ilişkinizi netleştirdiğinizde hoşunuza gitmediyse, telaşa gerek yok. Sağlıklı ve iyi alışkanlıkları adım adım hayatınıza dahil edebilirsiniz.

Öncelikle biraz yavaşlamayı deneyin. Günlük koşuşturmaca içinde ya da çalışma hayatında bu çok zor demeyin. Yemeği kısa bir mola, dinlenme fırsatı olarak görün. Yediğiniz şeyin tadını alarak, kokusunu içinize çekerek, dokusunu hissederek yavaş yemeğe çalışın. Bunu yapmaya hiç vaktim yok derseniz, en azından birkaç lokmanızı böyle yemeyi deneyin.

Çalışma hayatında yeme düzenini oturtmanın zor olduğunu deneyimlerimle biliyorum. Ama istersek yapılabileceğini de biliyorum.

Sabahları pastaneden sağlıksız hazır yiyecekler almak yerine akşamdan sağlıklı alternatifler hazırlayabilirsiniz. Küçük bir tost, bir meyve gibi. Öğlen yine sağlıksız yemekler yerine, evde pişirdiğiniz yemeği iş yerinize getirebilirsiniz. Öğün araları için meyve, badem, ceviz gibi yiyecekleri yanınızda bulundurabilirsiniz.

Japonların “hara hachi bu” kavramı yemekle daha bilinçli, daha farkında ve daha sağlıklı bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir. “Hara hachi bu” Japonların uzun ve sağlıklı yaşama sırlarından biri olarak değerlendiriliyor. “Midenin yüzde seksenini doldur” anlamına geliyor. Tabi midemizin yüzde sekseninin dolduğunu net olarak ölçmemiz mümkün değil ama burada ana fikir tıka basa doymadan, biraz aç kalarak yemeği bitirmek. Porsiyonlarımızı da biraz küçük tutarak bu yaklaşımı uygulayabiliriz.

Bahsettiğim şeyler aslında çok basit ve yapılabilir şeyler. Yemeğe biraz farkındalık ve dikkat getirerek, yeme alışkanlıklarımızı daha sağlıklı bir şekle dönüştürebiliriz.

Hayatla bağımızı kuran yemek aynı zamanda keyifli de bir şey. Yemeğe gereken önemi vermek, yemekten keyif almak ruhumuza da iyi gelir.

Bu keyfi artırmanın da basit yolları var aslında. Yemeğin sunumuna özen gösterebiliriz örneğin. Özenli sunumdan kastım ziyafet sofraları gibi sofralar değil. Plastik tabakta yemek yerine sevdiğimiz bir porselen tabakta yemek, kağıt bardak yerine hoşumuza giden bir fincanda kahve içmek, yemek masasına küçük bir çiçek veya mum koymak, şık çatal takımımızı renkli bir peçete ile kullanmak gibi basit ama etkili şeyler.

Bir de yeni tatları keşfetmenin keyfi var. Gittiğimiz restoranlarda farklı bir şey sipariş etmeyi, evde farklı tarifler pişirmeyi deneyebilirsiniz. Böylece hem yemeği monotonluktan kurtarırsınız, hem de yeni tatları merakla yerken her duyunuz açık olur, aldığınız tat katlanır.

Yemek ile ilişkimizi konuşup da sevdiklerimizle uzun sohbetlerimize eşlik eden tadına doyulmayan sofralardan bahsetmemek olmaz. Ama bu sofralarda keyfi arttırmak için yemeğe amaç değil araç olarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Hazırlık sırasında kadınlar çoğu ziyan olacak çeşit çeşit yemekler yapıp, bitap düşüyorlar, sofranın da tadına varamıyorlar. Oysa bu kadar çok çeşide gerek yok ki. Önemli olan o masa etrafını paylaşmak, sevgi dolu sohbetler yapıp, birlikteliğin keyfini çıkarmak. Siz ne dersiniz?

 

Genel · Sağlık · Yaşam

Sağlık Olsun

Anlamlı ve iyi bir hayat yaşamanın en önemli şartlarından biri sağlıklı olmak. Sağlığımız yerinde değilse, para, mal, mülk her şey anlamını kaybediyor. İstediğimiz kadar sadeleşelim yaşam alanımızda, sağlığımız yoksa aslında hiçbir şeye sahip değiliz.

Sağlıklı olmak öyle kıymetli ki… İnsan sağlığının değerini onu kaybettiğinde anlıyor. Meme kanseri tedavim sırasında kemoterapi görürken hiç tat alamadığım zamanlar oldu. Bol bol içmem gereken suyu içmekte zorlandığım, suyun tadını alamadığım günleri biliyorum. İnsan o zaman fark ediyor, yemek yiyebilmek ve tat alabilmek ne büyük bir hediye bize. Ama hayatın koşturmacası içinde bunun farkında olmuyoruz çoğu zaman.

Yediklerimize dikkat etmiyoruz, hareketsiz yaşıyoruz. Ruhumuzu beslemiyor, her şeyi kafamıza takıyor, stres içinde yaşayıp gidiyoruz. Bedenimizin işaretlerini dinlemiyoruz. Sonunda da sağlığımızı kaybediyoruz.

Ben de böyleydim kurumsal hayatta çalışırken. Günümün yarısı evden dışarıda geçiyordu. Sağlıklı yemeğimi evden götürüyordum iş yerine. İş sonrası düzenli pilates yapıyordum ama yeterince yürüyemiyordum, hareketsiz kalıyordum. Ruhumu besleyecek aktiviteler yapsam da stres baş düşmanımdı. Onu yönetemiyordum. Vücudumda bir şeyler olduğunu, bir salgı salgılandığını ve vücudumun her zerresini ele geçirdiğini hissederdim. Sürekli mide yanması, kabızlık, şişkinlik gibi sıkıntılarım vardı. Bir de her şeyi kafaya takar, kendime çok acımasız davranırdım. Hasta olmaktan korkuyordum ama deneyimimi değiştiremiyordum. Nitekim kurumsal hayatımı sonlandırdıktan bir yıl sonra meme kanseri teşhisi aldım. İşte o zaman daha iyi anladım hayat tarzımızın, yaptığımız seçimlerin, düşüncelerimizin sağlığımız üstündeki etkilerini. Oysa bunu anlamak için sağlığımı kaybetmem gerekmiyordu.

Sağlığımızı kaybetmeden onun değerini bilmek en iyisi. Sağlıklı olduğumuz her an için şükretmek çok önemli. Nefes alabilmek, bir yudum su içip, tadını alabilmek, yürüyebilmek, okuyabilmek öyle kıymetli ki…

Bence sağlıklı bir hayat sürmenin anahtarı beden, zihin ve ruh dengesini sağlamak. Yani bedenimize, ruhumuza ve zihnimize iyi gelen şeyleri hayatımıza sokmak. Bunlar çok derin konular. Yemek, spor, ruhu besleyen aktiviteler, stres yönetimi, anı yaşama, düşünce şeklimiz, yaşam tarzımız vb pek çok başlık var bakılabilecek. Sade İşler’de sizlerin katkılarıyla bu konuları derinleştirelim, paylaşıp birbirimize iyi gelelim istiyorum.

Genel · sadelesme

Gardırop Temizliği Yapmalıyım!

Regina Wong’un Hayata Yer Aç kitabında okuduğum Californian Closets firmasının bir araştırmasına göre, ortalama bir insan sahip olduğu giysilerin yaklaşık yüzde yirmisini kullanıyormuş.

Gerçekten çoğumuzun ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla giysisi var.  İndirimden aldıklarımız, hediye gelenler, canımız sıkkın olduğu zaman aldıklarımız, varlığını unuttuklarımız, özel bir günde giyerim düşüncesiyle tuttuklarımız, zayıflayınca giyeceklerim derken gardırobumuz evimizin en kalabalık alanlarından biri haline geliyor.  Bir de moda diye satın aldığımız kıyafetler var ki belki de bizim tarzımızı hiç yansıtmıyor.

Çağımız maalesef tüketim çağı. Her gün yüzlerce hatta binlerce reklam mesajına maruz kalıyoruz. Çevremizdeki her şey, reklamlar, indirimler, promosyonlar, moda bizi daha çok tüketmeye teşvik ediyor. Bizler de doğal olarak ihtiyacımızdan fazla pek çok şey alıyoruz. Sanıyorum ihtiyacımız olmadan aldığımız şeylerin başında da giysiler, ayakkabılar ve aksesuarlar geliyor.

Evimizi sadeleştirme konusunda da söylediğim gibi kendi yaşam tarzımız gardırobumuzu sadeleştirirken de önceliğimiz olmalı. Gardırobumuzda sadece sevdiğimiz şeyleri tutmalıyız.

Minimalizm ve sadeleşme hakkındaki pek çok kitapta yer aldığı gibi, gardırop temizliğinin adımlarını buraya yazmayı çok anlamlı bulmuyorum. Eminim ki herkes kendine en uygun yöntemi bulacaktır. Ancak önerilen detaylı adımları görmek isterseniz Begüm Başoğlu ve Ege Erim’in Sade adlı kitabıyla Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam kitaplarından yararlanabilirsiniz. Bir de Marie Kondo’nun Derle Topla Rahatla kitabı var.

Ben burada gardırobumu gözden geçirirken yaşadığım deneyimleri paylaşacağım sizinle.

Öncelikle gardırobumu gözden geçirirken şu soruları sordum kendime:

  • Hangilerini gerçekten kullanıyorum?
  • Bu parça hoşuma gidiyor mu? Beni yansıtıyor mu?

Dolabımı gözden geçirmeye başladığımda kurumsal hayatta çok severek kullandığım, ama artık kendime yakıştıramadığım, beni yansıtmayan pek çok kıyafet ve aksesuarla karşılaştım. Bunların bir kısmını ayırdım, bir kısmını ise kıyamayıp, ara sıra giyerim ya da bir gün lazım olursa diye dolapta tutmaya devam ettim. Ama şimdi görüyorum ki bu parçalar asla bir gün kullanılmıyor! Dolayısıyla bu parçaları en kısa sürede dolabımdan çıkaracağım.

Dolaptan çıkanlar arasında bir de etiketi üzerinde olanlar vardı. Ben de inanamadım ama gerçekten benim de böyle etiketli kıyafet ve aksesuarlarım varmış. Hemen bunlarda da bir eleme yaptım tabi.

Bir de ufak bir tadilatla giyerim dediğim etekler ve pantolonlar vardı vedalaşamadığım. Onlar da dolaptan çıkanlar arasında yerlerini aldılar.

Herkes gibi ben de değişiyorum, dönüşüyorum. İş dışındaki giysilerim, ayakkabılarım ve aksesuarlarım arasında da kullandığımda kendimi iyi hissetmediklerimle karşılaştım. Zor da olsa bunlarla vedalaştım.

Bir tarafta da temizleyiciye gidecekler çıktı karşıma. Onları da bir kenarda tutmuşum, her gördüğümde artık temizleyiciye götürmem lazım dediğimi ama bir türlü götürmediğimi fark ettim. Hemen birkaç gün içinde temizleyiciye götürdüm bu giysileri.

Vedalaştığım kıyafetleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere belediyeye, Kızılay’a ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bir şubesine gönderdim. Birilerine bu şekilde fayda sağlamak huzur veriyor insana.

Hala vedalaşamadığım kazaklarım var dolabımda. Yirmi yıl önce kaybettiğim anneannemin ördüğü kazaklar.  Hiçbirini giymiyorum ama hatırası nedeniyle atamıyorum da… Bu konuda sizin önerileriniz olur mu bana?

Gardırobumu sadeleştirme işi bir kerede bitmedi tabi. Sadeleşme sürecim hala devam ediyor. Etiketli olan eşyalardan henüz dolaptan çıkaramadıklarımı  da ikinci el sitelerinde satma gibi bir düşüncem var. Bunun da güzel bir fikir olduğuna inanıyorum. İkinci el ürün kullanımıyla bireysel olarak kazanç sağlayabiliyoruz; dünyamızın sürdürülebilirliğine de israfı önleyerek katkıda bulunmuş oluyoruz.

Bu yazıyı yazarken “ben nasıl alışveriş yapıyorum?” sorusunu sordum kendime. Epey uzun bir liste çıktı karşıma:

  • Öncelikle istek mi ihtiyaç mı diye kendime soruyorum.
  • İhtiyaçsa, istediğim tüm kriterleri sağlıyorsa satın alıyorum. Çünkü biliyorum ki bir şeyi içime sinmediyse sonra asla kullanmayacağım.
  • Canım sıkkınken alışverişe çıkmıyorum.
  • Birkaç kullanımda bozulmayacak, daha kaliteli ürünleri almaya çalışıyorum.
  • Ama sadece marka diye bir ürün satın almıyorum.
  • Yeni sezon başladı, birkaç parça bir şey alayım düşüncesiyle alışveriş yapmıyorum.
  • Moda diye kendime yakışmayan şeyi almıyorum.
  • Bedenime ve tarzıma uygun olanları seçiyorum.
  • İndirimde “Bu da dolabında bulunsun, lazım olur, ziyan gitmez” diyenlere kanmıyorum.
  • Pazarlamacı olmamın etkisi belki ama reklamlardan ve promosyonlardan etkilenmiyorum.
  • Alışveriş için indirim dönemlerini tercih ediyorum ama indirimli diye ihtiyacım olmayan şeyi almıyorum.

Liste üstünde düşünürken, yıllar içinde ben değişip, dönüştükçe bu maddelerin  hayatımın bir parçası haline geldiğini fark ettim.

Kıyafetlere büyük yatırım yapmak yerine kendimize yatırım yapmanın önemli olduğuna inanıyorum. Giydiklerimiz karşımızdakine bizim kim olduğumuzu söylemiyor. Hayata karşı duruşumuz, tarzımız, kişiliğimiz, değerlerimiz bizim kim olduğumuzu söylüyor. En büyük yatırımı kendi gelişimimize harcamak en doğrusu sanırım.

Genel · sadelesme · Yaşam

Evde Sadeleşmeye Nasıl Başlarım?

Minimalizm konusundaki her kaynakta sadeleşmeye evden başlamak gerektiği söyleniyor. Ben de buna inandığımı Eviniz Sizin İçin Ne Anlama Geliyor? yazımda kısaca anlatmıştım.

Evimiz sade, derli toplu ve severek kullandığımız az ve öz eşya ile düzenlendiğinde daha huzurlu ve mutlu bir hayata adım atmamız kolaylaşıyor.

Evi sadeleştirmek, evdeki fazlalıklardan kurtulmak sanırım hepimizin gözünde büyüyor. Bir de çeşitli yerlerde her şeyi bir kerede derleyip, toplayın; eşyaları kategorilere ayırın; kendinize üç ay süre verin, bütün evi bu süre içinde bitirin gibi önerileri okuyunca insan hepten korkuyor bu işe girişmeye.

Bu öneriler bana çok anlamlı gelmiyor. Hem başlamayı zorlaştırıyor, hem de süreç boyunca canımızı sıkıp, işi yarım bırakma riski taşıyor. Bence evde sadeleşmeye karar verdiysek, kendi şartlarımıza uygun olarak bir sadeleşme yöntemi bulmak işi kolaylaştırıyor. Böylece sadece sonuca değil, sürece de odaklanabiliyoruz aynı zamanda. Eşyaları gözden geçirirken anıları hatırlamak, eşyalarla ilişkimizi sorgulamak, eşyalar azaldıkça içimizde bir ferahlık yaşamak ayrı bir keyif.

Bundan yaklaşık üç yıl öncesine kadar atamadığım öyle çok şey vardı ki dolaplarda: Lise defterlerim ve kitaplarım, üniversite ders notlarım, yılbaşında hediye edilen bir sürü minik biblo, eski telefonlar, ne işe yaradığını bilmediğim kablolar, yurtdışı uçak biletlerim, gittiğim müze, sergi, sinema ve konser biletleri, aldığım magnetler, hediyelik eşyalar ilk aklıma gelenler.

Her sene bu eşyaları gözden geçirir, kıyamadığım için atamazdım bir türlü. “Ya lazım olursa?” sorusu da hep aklımı kurcalardı. Yine bir gözden geçirme sırasında fark ettim ki “lazım olmuyor!”. Lise defterlerim ve kitaplarım artık işime yaramayacak. Bunlara ve üniversite ders notlarıma mezun olduktan sonra bir kez bile dönüp bakmadım. Bibloları kimlerin aldığını bile unutmuşum, raflarda inanılmaz bir karmaşa yaratıyor.  Biletleri saklamamsa çok anlamsız. Anılar zaten belleğimde, fotoğraflarda. Bu farkındalıkla önce kütüphanemi gözden geçirdim.

Başta defterleri ve ders notlarını geri dönüşüme gönderdim. Lise kitaplarımı kütüphaneye verdim. Üniversite kitapları mesleki kitaplar olduğu için onları sakladım. İşe yaramayacak biblo, bilet vb her şeyi çöpe attım. İşte evde ciddi sadeleşme sürecim böyle başladı. Hala da devam ediyor 🙂

Kendi deneyimlerimden yola çıkarak evde sadeleşmeye nasıl başlarız konusunda önerilerimi paylaşayım istiyorum bu sayfada. Belki sizin de kendi sadeleşme sürecinizi oluşturmanızda bir parça ilham olurum 🙂

  • Kendi yaşam tarzınıza, önceliklerinize göre sadeleşmek önemli. Örneğin kitaplar hayatınızın en önemli şeylerinden biriyse, evinizi, kütüphanenizi bunu dikkate alarak düzenlemeniz gerekli; ya da mutfak hobinizse buradaki araç gerecinizin ona göre olması anlamlı.
  • Evinizde sadece sevdiğiniz eşyalar olsun, sevmediğiniz sizi rahatsız eden hiç bir şeyi tutmayın.
  • Bütün evi gözden geçirmeye bir anda başlamayın. Küçük adımlarla başlayın, sadece bir çekmeceyi, bir rafı veya bir dolabı elden geçirin. Sonrasında ne kadar yol aldığınızı görüp siz de şaşıracaksınız.
  • Evde canınız sıkıldığında, hemen bir yere el atın, oradaki fazlalıları ayıklayın.
  • Eşyaları atıp atmamaya karar verirken şu soruları sorun kendinize:
    • “Gerçekten gerekli mi? İhtiyacım var mı? Hayatımı kolaylaştırıyor mu?”
    • Sık kullanıyor muyum?
    • Seviyor muyum?

Ben evimi üç senedir bu şekilde gözden geçiriyorum. Evim yaşamaktan çok daha fazla keyif aldığım, kendimi daha huzurlu ve dingin hissettiğim bir yaşam alanı haline geldi. Tavsiye ederim 🙂

 

Genel · Yaşam

Anlar

aniyasa.png

Bu sabah eski yazılarımı karıştırırken 2012’de yazdığım bir yazıyla karşılaştım. Anı yaşama, şimdiki ana odaklanma üstünde epey pratik yaptığım şu günlerde iyi geldi bana, ben de sizlerle paylaşmak istedim.

***

Yonca Tokbaş’ın eski yazılarını tekrar okurken, yazılarından birinde Borges’in çok sevdiğim “Anlar” şiiri çıktı karşıma bu sabah. Bu şiiri uzun süredir okumamıştım, o kadar iyi geldi ki. Bana çağrıştırdıklarını da paylaşmak istedim, hayatını dolu dolu yaşayan insanlar çoğalsın diye…

Bu dünyada bize verilen süre, zamanın sonsuzluğunda o kadar kısa ki. Bizse bu süreyi hoyratça kullanıyoruz, hayat hiç bitmeyecekmiş gibi… Her şey mükemmel olsun istiyoruz. Hayatımızda birçok şeyi biz istediğimiz için değil, görevimiz, sorumluluğumuz olduğu için yapıyoruz. İsteklerimizi, hayallerimizi erteliyoruz. İncinmekten korktuğumuz için, risk alamıyoruz. Risk alamadığımız için istediğimiz gibi bir hayatın sorumluluğunu almaktan çekiniyoruz. Yaşamımızdaki küçük şeyleri görmüyor, yaşamı ıskalıyoruz. Sevdiklerimize yeteri kadar değer vermiyor, sevgi gösteremeyebiliyoruz. Onları kırıyor, incitiyor, dostlukları yitiriyoruz. Elimizdekilerin kıymetini ancak kaybettiğimizde anlıyoruz. Çevremizdeki güzellikleri görmüyoruz. Yardıma muhtaç bir yaşlıya, yaralı bir kediye kucak açmıyoruz. Hayatın koşturmacası içinde, ev ve iş arasında sıkışmış küçük dünyalarımızda birer makinaya dönüyor, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Hayatın içinde olamıyoruz. Hayatımızı yaşamak, sevdiklerimize, hobilerimize zaman ayırmak için hep bir şeyleri bekliyoruz.

“Terfi edeyim, ailemle tatile çıkacağım. “
“Bi emekli olayım, okuyamadığım kitapları okuyacağım”.
“Yaz gelsin her gün yürüyüş yapacağım.”
“Çocuklar büyüsün, eşimle seyahat edeceğim.”
“Emekli olunca her gün güneşin doğuşunu izleyeceğim.”

Bu ve benzeri sözleri kendimizden, çevremizden sürekli duyuyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki bu dünyadaki yaşam süremizi doldurmuşuz ama istediğimiz gibi bir hayat yaşayamamışız…

Oysa hayat o kadar güzel ve değerli ki… Hayat aslında anların bir toplamı. Mutluluk bu hayatın minik detaylarında, kısacık anlarında gizli. Biz hayatımızın her anını sevdiklerimizle birlikte keyif alarak, tadını çıkara çıkara, sesini, nefesini, kokusunu içimize çeke çeke yaşıyorsak, iste o zaman mutlu bir hayat yaratabiliyoruz.

Anlarda saklı olan mutluluğun sırrını keşfedebilmek için Borges’e kulak verelim.

ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

Bu şiiri yatağınızın karşısına asın ve her sabah uyandığınızda, o sabah yeni bir güne merhaba diyebildiğinize, nefes alabildiğinize, yürüyebildiğinize, görebildiğinize şükrederek, her satırını içinize çeke çeke okuyun. Mutluluğu anlarda yakalayın…

sadelesme

Eviniz Sizin İçin Ne Anlama Geliyor?

Eviniz sadece barınmak ve uyumak için bir yer mi, yoksa daha fazlası mı sizin için?

Evim benim sığınağım. Kendim olabildiğim, huzur bulabildiğim, rahat ve güvende hissettiğim, ailemle en derin paylaşımları yapabildiğim yer. Okuma köşemde keyifli saatler geçirdiğim, mutfağında sevdiklerime güzel tatlar pişirdiğim, sabah kalkar kalkmaz açtığım radyodan gelen tınılarla güne hazırlandığım yer.

Hepimiz evimizde mutlu ve huzurlu olmak isteriz. Ama bazen hepimizin evinde olan dağınıklık, karmaşa ve fazlalıklar bizi boğar. Böyle bir ortamda sakin kalabilmek, huzurlu olabilmek ne mümkün! Ancak bunlardan kurtulduğumuz zaman kendimizi ferahlamış hissederiz, çünkü evin enerjisi değişmiştir.

ev_sadelesme

Ben mekanların enerjisi olduğuna inanırım. Sade mekanların dingin, huzur veren bir enerjisi var. Bu da insanın zihninin de daha berrak ve dingin olmasına yardımcı oluyor. Böylece daha yaratıcı, daha odaklı, daha farkında olabiliyoruz ve istediğimiz gibi huzurlu, mutlu ve anlamlı bir hayat kurma yolunda da kolay ilerleyebiliyoruz.

Bu nedenle sadeleşme ile ilgili tüm yayınlarda olduğu gibi benim de çağrım öncelikle evimizi gözden geçirmek. Kolay olmuyor tabi evi sadeleştirmek. Ama bir yerden başlamak lazım. Önce küçük adımlarla başlayın. Gerisi gelecek. Zaten bir kere yaptım bitti diye bir şey yok. Evi belli aralarla gözden geçirmek gerekiyor. Ben öyle yapıyorum. Çünkü herkes gibi ben de bir anda kendimi karmaşanın ortasında bulabiliyorum. Sadece durumun farkında olduğum için bu durumdan çabuk kurtuluyorum.

Sonraki yazılarımda evimizi nasıl sadeleştireceğimiz üstüne de biraz konuşalım istiyorum.

Ama şimdi birkaç soru üstünde düşünmenizi öneriyorum:

  • Eviniz sizin için ne anlama geliyor?
  • Evinize şöyle bir bakın, sizde nasıl duygular uyandırıyor? Sizi sıkıyor mu? Mutluluk mu veriyor?
  • Ne olsaydı, nasıl olsaydı evinizden daha hoşnut olurdunuz?
  • Evdeki yaşam alanlarınızla ilgili öncelikleriniz neler?
Genel · sadelesme

Minimalizm mi Sadeleşme mi?

Minimalizm denince aklınıza ne geliyor? Az sayıda kıyafet? Bomboş, soğuk ve beyaz yaşam alanları? Çok az mutfak eşyası? Az para? Mal mülk olmayan bir hayat?

Sanıyorum pek çok kişi minimalizmi sahip olunan nesnelerin, eşyaların azlığı hatta yokluğu ile tanımlıyor. Yaklaşık iki yıl önce ben de bu konuda kitaplar okumaya başladığımda, net bir minimalizm tanımım yoktu. Ancak minimalizmin sadece eşyalardan kurtulmakla tanımlanabilecek kadar yüzeysel bir kavram olmadığını düşünüyordum.

Okuduğum ilk kitaplar öncelikle kullanmadığımız eşyalardan kurtulmayı öneriyordu. Gardırobunuzdaki giymediğiniz kıyafetlerden kurtulun; mutfağınızdan kullanmadığınız eşyaları çıkarın; çekmecelerinizi şöyle yerleştirin; kıyafetlerinizi böyle katlayın gibi pek çok şey…

Bunların hepsi minimalizmin bir parçası olabilirdi, yapılmalıydı da. Ama iş bu kadar basit olmamalıydı. Ben de okumaya, araştırmaya devam ettim. Minimalizm – Anlamlı Bir Yaşam kitabıyla karşılaştığımda aradığım şeyi bulmuştum. Kitabın yazarları Joshua ve Ryan (The Minimalists) daha az şeyle yaşayarak anlamlı bir hayat sürmenin yollarından bahsediyordu. Anlatmak istedikleri bir yaşam felsefesiydi. Bu hayat, benim de yıllardır kurmak için uğraş verdiğim hayatla aynı doğrultudaydı.

Okumalarımı genişlettikçe karşıma bu hayat felsefesi ile ilgili kitaplar, web sayfaları, kişiler, yazılar çıkmaya başladı. Zaten benim yıllardır emek verdiğim hayatımın, değerlerimin, yaklaşımlarımın minimalist felsefenin bir parçası olduğunu gördüm.

Böylece benim minimalizm tanımım da netleşti. Minimalizm demek yerine “sadeleşme”,“sade ve basit yaşam”, “sadelik”gibi kavramların benim için daha uygun olduğuna karar verdim. Neden Sade İşler? yazımda da bahsettiğim gibi çok uzun süredir deneyimlerimi, duygularımı paylaşacağım, birlikte çoğalıp gelişeceğimiz online bir platform hayal ediyordum. Ama adına karar veremiyordum. Düşünürken, neden benim minimalizm tanımımdan yola çıkmıyorum ki dedim ve platform için Sade İşler ismini seçtim.

Peki sadeleşme benim için ne anlama geliyor?

Sadeleşme fiziksel olanın çok ötesinde. Eşyalarımı azaltmak değil kesinlikle;  zaten bu  konuda henüz çok başarılı olduğumu da söyleyemem. Sadeleşme hayatımızın her alanında bilinçli seçimler yaparak anlamlı ve doyumlu yaşamak demek bence. Böylesi bir hayat;

  • Kendi isteklerimi, önceliklerimi belirlediğim,
  • Kendi seçimlerimi yaşamak için emek verdiğim,
  • Hayatıma değer katmayan nesneleri, eşyaları, davranışları, inanışları, düşünceleri, belki de kişileri hayatımdan çıkardığım,
  • Farkındalığımın yüksek olduğu,
  • Güzel ilişkiler kurduğum insanların olduğu,
  • Zamanın değerini bildiğim,
  • Hayat amacımı belirlediğim,
  • Dengeli,
  • Sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarımın olduğu,
  • Duygularıma önem verdiğim,
  • Hayal kurduğum,
  • Sezgilerime güvendiğim,
  • Ruhumu besleyebildiğim,
  • Birey olma özgürlüğünü yaşadığım,
  • Bireysel olarak sürekli geliştiğim,
  • Tüketmekten çok üretmeye odaklandığım,
  • Çevreye duyarlı olduğum,
  • Çevreme bir fayda ürettiğim,
  • Deneyimlerle dolu

bir hayat.

Sade bir hayatın özü, basit, anlamlı ve doyumlu bir yaşam aslında benim için. Yukarıda saydığım her maddeyi hakkını vererek yerine getirebiliyor musun diye sorarsanız, hayır derim. Ama emek veriyorum, her günümün bir öncekinden daha iyi olması için uğraşıyorum. Hayat da bu şekilde anlam kazanıyor aslında, her gün değişerek, gelişerek, bazen takılıp, düşerek ama kalkıp yoluna devam ederek.

Minimalizm konusunda çok sevdiğim bir kitap olan Hayata Yer Aç – Bir Sadeleşme Rehberi’nde Regina Wong’un minimalizm tanımıyla bitireyim yazımı:

“Özünde minimalizm, keyif ve amacı odağına oturtan bir değerler sistemidir. Özgürlüğümüzü bize geri kazandıran bir araçtır; sorumlulukların altında ezilmekten, gerekli olmayan şeylerden, tüketim kültüründen, zihinsel dağınıklıktan, duygusal blokajlardan ve olumsuz ilişkilerden, borçlardan ve keyifsiz koşuşturmalardan kurtaran bir özgürlük. Somut olarak özgürlüğü ve sıra dışı bir hayatı mümkün kılar.”

Sizin minimalizm tanımınız ne?

Genel

Kırılganlık ve Cesaret Üstüne

 

Brené Brown’ın Netflix’te yayınlanan “Cesaret Çağrısı”adlı konuşması çok ilham verici. Konuşmada beni en çok etkileyen yerleri burada paylaşacağım. Ancak konuşmayı izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi öneririm. Cesaret çağrısını onun cümleleriyle dinlemek bambaşka.

Brené, yaş aldıkça zamanın ne kadar büyük, değerli ve yenilenemez bir kaynak olduğunu daha iyi anladığını söyleyerek başlıyor sözlerine.

Ben de bunu yaş aldıkça daha iyi anlıyorum. Zaman sahip olduğumuz en kıymetli şey, ama bazen hoyratça harcıyoruz onu. Her saniyemizin ne kadar kıymetli olduğunu unutmayarak, her anın hakkını vererek yaşamaya çalışmak gerek.

Brené’ye göre, kırılgan olmadan gerçekten cesur olmamız mümkün değil. “Kırılganlık zayıflık değildir. Gerçek cesareti ölçmenin  en doğru yoludur. “ diyor, cesareti konfora tercih edeceğinin altını çiziyor ısrarla. Kırılganlığı şöyle tanımlıyor:

“Kırılganlık kazanmak veya kaybetmekle ilgili değildir. Sonucunu öngöremediğin bir konuda kendini gösterebilme cesaretini ortaya koyabilmektir.”

Birçoğumuz başkalarının bizim hakkındaki fikirlerine çok önem veriyoruz. Olumsuz bir eleştiri veya beğenilmeme karşısında kızıyoruz, üzülüyoruz. İşte böylesi durumlar için “hayatlarında cesur olmayan insanlardan geri bildirim alamazsınız.“ diye uyarıyor bizi Brené. Kimin fikrine önem vereceğimiz konusunda spesifik olmamızı söylüyor. Kırılgan olduğumuz için değil, bizi bu halimizle kabul eden, seven insandan geri bildirim almamızı öneriyor.

Çok önemli bir noktaya değiniyor aslında. Gerçekten de hayatında hiç cesur olmamış, hiç bir şey için çabalamamış, uğraşmamış bir kişinin bizim uğraşlarımız karşısında eleştirmesi ne kadar ciddiye alınabilir ki! Bu tarz insanlara ben çok rastlıyorum; eminim siz de çok karşılaşmışsınızdır benzer kişilerle.

Konuşmada en çok hoşuma giden noktalardan biri de karşımızdakini gerçekten görmek, “seni görüyorum” diyerek sevebilmek onu. Brené, “Görülmezsek nasıl sevilebiliriz?” diye soruyor.

Karşımızdaki kişiyi gerçekten görmeyi, hissetmeyi, dinlemeyi, gözünün içine bakarak onun varlığını kutsamayı Sevgili Bilge İnal’ın bir eğitiminde deneyimlemiştim, çok etkileyiciydi.

Önemli bir konu da kendimiz olabilmek. Kendin olmanın kırılganlık olduğunu vurguluyor Brené. Kendimizi karşımızdakine olduğumuz gibi açtığımızda sevilmeme, kabul görmeme gibi riskler alıyoruz. Oysa, mutluluğu gerçekten hissetme yeteneğine sahip olanların trajedinin provasını yapmadığını, mutluluğa odaklandığından bahsediyor. Burada “minnettarlık” kavramına giriyor, elimizdekilerle minnettar olmanın önemini hatırlatıyor.

Bu noktada, “Olağanüstü anları yakalamakla meşgul olduğumda, sıradan anlara dikkat etmiyorum.”sözü beni derinden sarstı.

Şöyle bir düşünün,  hepimiz zaman zaman belki de pek çok kez sıradan anların güzelliğini kaçırmıyor muyuz? Muhteşem günbatımını izlemek yerine, şahane bir fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Nefis bir yemeğin tadını çıkarmak yerine mükemmel bir fotoğrafını çekmeye çalışırken, o arada yemek soğuyor, tadı falan kalmıyor. Brené, basit, sıradan, şu anda olana odaklanmamızı, bu güzel anı, gözlerimizi bir an için kapayıp, aklımıza kazımamızı, o anın duygusuna yoğunlaşmamızı öneriyor.

Aslında hepimizin yapabileceği, çok basit bir şeyden bahsediyor: Hayatımızın basit ve sıradan anlarına daha yakından bakmak.Bunu yapabilirsek çok daha doyumlu ve mutlu hayatlarımızın keyfini süreceğiz.

Diğer yandan, bize keyif veren, mutluluk veren şeyleri yapmamızı söylüyor Brené. Denemekten çekinerek, neler kaybettiğimize dikkat çekiyor. Hepimize zor gelse de bu konuda da çaba harcamaya değer bence. Tabi bu çabayı gösterirken, kırılganlığa da açık hale geliyoruz. Ama Brené’nin dediği gibi, “Kırılganlık olmazsa yaratıcılık olmaz; başarısızlığa tolerans olmazsa, inovasyon yapamayız.“

Konuşmadan öğrendiğimize göre, Amerikan kültüründe de bizde olduğu gibi, insanlarla konuşmak yerine, insanlar hakkında konuşma artıyormuş. Bu ne kötü bir durum, öyle değil mi? Acaba bizler de bunu yapıyor muyuz? Kendimize objektif bir gözle yeniden bakmaya ne dersiniz?

Brené, söylenemeyen zor konuları da söylemenin öneminden bahsederken, bu eylemin de cesaret ve kırılganlık gerektirdiğini belirtiyor. Verdiği kırılganlık formülü de üstünde düşünmeye değer:

Kırılganlık = Belirsizlik + Risk + Duygusal ifşa

Cesarete Çağrı konuşmasından aklımızda kalmasını önemsediğim birkaç noktayı aşağıya özetliyorum :

  • Kırılganlık zayıflık değildir, kırılganlıktan korkmayalım.
  • Kırılganlık olmadan cesaret olmaz.
  • İstediğimiz gibi bir hayat sürmek için cesur olup, kırılganlığa açık olalım.
  • Basit ve sıradan anlarımızın kıymetini bilelim.

Konuşmayı siz de izledikten sonra yorumlarınızı paylaşırsanız ne güzel olur 🙂

 

Genel

Hemen Yap, Harekete Geç!

 

 

Siz de sürekli bir şeyleri erteliyor musunuz? Sanırım hepimiz pek çok şeyi erteliyoruz, değil mi?

Misal ben. Bu bloğu 2018’in sonlarına doğru açmıştım. Aylar geçmiş, ama sadece iki yazı koymuşum bloğa. Neden derseniz? Çok yoğun dönemler geçirdim, önceliklerim değişti ve bloğa odaklanamadım, derim. Ancak ana sebep bu gibi görünmesine rağmen, kendime biraz dışardan bir gözle baktığımda gerçek nedenin “erteleme” olduğunu görüyorum.

Pazartesi gelsin, diyete başlayayım.

Havalar düzelince yürüyüş yapacağım.

Emekli olunca kitap okuyacağım.

Blog yazacağım, ama vaktim yok. Biraz işlerim hafiflesin o zaman yazarım!

Bloğa ne yazsam acaba?

Ben yapamam ki?

Tanıdık geldi mi?

Böyle bahanelerle ertelediklerimiz uzayıp, gidiyor ve asla yapılmıyor. Hal böyle olunca da kendimize karşı çok acımasız oluyoruz, kendimize kızıyoruz.

Peki işleri neden erteliyoruz?

Sanırım mükemmeliyetçiliğim beni engelliyor. Bir şey mükemmel olsun diye düşünürken, hiçbir şey yapamaz duruma geliyorum. Oysa bir adım atsam, örneğin bloğa yazmaya başlasam, gerisi gelecek. Yakın bir arkadaşım der ki, “Mükemmel iyinin düşmanıdır”. Ona hak vermemem mümkün değil.

Bu arada bloğumu yeniden gözden geçirirken mükemmeliyetçilik beni yine esir aldı. Yazılarımdan ikincisini beğenmeyip, kaldırdım. Ama üstünde çalışıp, yine paylaşacağım sizlerle.

Ertelemenin başka bir nedeni de konfor alanından çıkmak istemememiz sanırım. Konfor alanımızdan çıkmak bizi ürkütüyor. Karşılaşacağımız yeniliklerden, zorluklardan kaçıyoruz. Mevcut halimizi korumak ise bizi güvende hissettiriyor. Böyle olunca aslında hayatı kaçırdığımızı bile fark etmiyoruz.

Peki erteleme sorununu nasıl çözeriz?

Bunun tek yolunun hemen yapmak, harekete geçmek, adım atmak olduğunu düşünüyorum.

Clarissa Estes de benim bu düşüncemi onaylıyor. Esra Sert, Estes’le çalışma şansı yakalayan şanslılardan. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı üstüne yaptığı bir seminerde söylemişti, Estes de “hemen yap, harekete geçdiyor.”

O zaman neden bekliyoruz? Hadi hep birlikte harekete geçelim, ertelediklerimizi hemen yapmaya başlayalım.

Genel

Neden Sade İşler?

IMG_6400

Hayat bize verilmiş çok değerli bir armağan; sürekli öğrendiğimiz, deneyimlediğimiz bir yolculuk.

Yolculuğu en iyi şekilde yaşamak ise bizim kendi elimizde, kendi seçimlerimizde.

Öğrencilik yıllarımdan beri kendimi daha iyi tanımak, hayatımı kendi isteklerim doğrultusunda daha anlamlı ve doyumlu şekilde yaşamak için büyük emek verdim, vermeye de devam ediyorum.

Acı tatlı, iyi kötü edindiğim pek çok deneyim, bana hayatın çok da karmaşık olmadığını, hayatı bizim zorlaştırdığımızı fark ettirdi.

Aslında sürekli bir mutluluk hali yok, olması da pek olası değil. Hayat inişleriyle çıkışlarıyla, acılarıyla sevinçleriyle yaşanan, böyle de anlam kazanan bir yolculuk.

Önemli olan önceliklerimizi belirleyip, kendi seçimlerimiz doğrultusunda bu yolculuğu sürdürmek; her duyguyu, her anı farkında olarak yaşamak.

Bunu yapmak ise sandığımız kadar zor değil. Öncelikle istekli olmamız ve biraz emek vermeye hazır olmamız gerekiyor. Ben, hayatımı daha doyumlu yaşamak için, her gün emek veriyorum, okuyorum, yaşıyorum, paylaşıyorum, deneyimliyorum.

Şimdi de uzun süredir hayalini kurduğum Sade İşler’i hayata geçiriyorum. İstiyorum ki daha anlamlı ve doyumlu bir hayat sürmenin basit ve sade yollarını birlikte keşfedelim, paylaşıp çoğalalım.

Sade İşler’de benim hayatıma anlam katan deneyimlerden yola çıkarak, hayata dair pek çok konuya yer vereceğim.

Sizlerin de önerilerinizi, yorumlarınızı, kendi deneyimlerinizi Sade İşler ile paylaşmanızı umuyorum. Böylece Sade İşler’in gelişen, büyüyen, pek çok kişinin hayatına dokunan bir platform olmasını hayal ediyorum.

Belki de hayat sadece;

Ailemizle yemek yemek,
Sevdiğimiz kişiyle birlikte gün batımını izlemek,
Mis gibi bir fincan kahve içmek,
Çocuğumuz için kek pişirmek,
Bir kitabın sayfaları arasında kaybolmak,
Bir dost sohbetinin tadına varmak 

kadar basittir.

Belki de hayat sadece hiç tanımadığın insanlara dokunmak, duyguları ve hayatı paylaşmaktır. 

Siz ne dersiniz? Hayat Sade-ce