Genel · sadelesme · Sağlık

Dengeli Beslenmeye Bir Güzelleme

Yemekle kurduğumuz ilişkinin önceki yazıda bahsettiğim noktalardan başka bir boyutu da var:

Ne yiyoruz? Ne zaman yiyoruz? Yediklerimizin vücudumuza faydası var mı? Ne yemeliyiz? Ne yememeliyiz?

Benim çocukluğumda yemek konusu çok karmaşık değildi. Her besinden dengeli yemek yeterliydi. Ama bugün yemek konusunda kafamız çok karışık. Herkes yemek yeme konusunda bir şey söylüyor. Bir uzmanın bolca yiyin dediğini bir doktor sakın yemeyin diyor. Moda diyetler, yağ yakan içecekler, mucize yiyecekler vb her gün sosyal medyada, gazetede, televizyonda karşımıza çıkıyor.  Hepimiz ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız.

Benim de zaman zaman kafam karışsa da onu yesem bunu yemesem desem de ben dengeli beslenmeye inanıyorum. Sağlıklı olmamızın vücudumuza ne verdiğimizle yani nasıl beslendiğimizle yakından ilgiliolduğunu düşünüyorum. Ama sadece iyi beslenerek, ruhu ve zihni ihmal ederek bütünsel sağlığın korunabileceğine inanmıyorum.

Sağlıklı beslenmenin temeli vücudumuza zarar verdiği herkes tarafından kabul edilen bazı yiyecek ve içecekleri hayatımızdan çıkarmaktan geçiyor bence.

Bir besin pakete giriyorsa içinde genellikle koruyucu ve katkı maddesi olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle hazır çorba, puding, hazır tatlılar, meyveli yoğurt, salam, sucuk, sosis, hazır pizzalar, hazır yemekler, gofret, bisküvi, çikolata, hazır meyve suyu, kola, gazoz, konserve gibi işlenmiş ve hazır gıdaları asla almıyorum.

Rafine şekeri hayatımdan çıkaralı çok oldu. Şekerin zararlı olduğu ve bağımlılık yaptığı birçok araştırma tarafından kanıtlandı. Ben de pastacılık yaptığım dönemde hem araştırmaları okuyarak, hem de bizzat deneyimleyerek bu konuya ikna oldum. Şekerin kanser için de iyi olmadığını öğrenince, şekerle ilişkimi öncelikle kafamda bitirdim. Kurumsal hayattayken sık sık tatlı krizlerine girerdim. Oysa yıllardır canım hiç tatlı çekmiyor artık.

Meyve yememek gerektiği söylemine ben katılmıyorum. Her şeyin olduğu gibi meyvenin de fazlasının zararlı olduğunu düşünüyorum. Ancak kararında yendiğinde vücudun meyveye de ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Bir Egeli olarak sebze ve bakliyat ağırlıklı bir beslenme düzenim var. Ama az da olsa kırmızı et ve balık da yiyorum, süt ürünü de tüketiyorum. Ancak artık hazır yoğurt tüketmiyorum. Yoğurdumu kooperatif sütüyle kendim mayalıyorum. Tadına doyulmuyor ev yoğurdunun.

Turşuyu da evde yapma girişimlerim oldu bu sonbahar. Ev turşusunun da çok faydalı olduğu söyleniyor. Lezzeti de cabası.

Su konusu da bence sağlık için çok önemli. Daha önce paylaşmıştım, güne bir bardak suyla başlıyorum. Gün içinde de suyu fazla tüketmeye çalışıyorum.

Toplum olarak hamur işlerini çok seviyoruz. Ben de keklere, poğaçalara bayılıyorum. Ama unun faydadan çok zararlı olması nedeniyle artık evde pek hamur işi de yapmıyorum. Bu konuda çok katı değilim, bazen insanın canı istiyor ya da kaçamak yapmak istiyor. O zaman da daha sağlıklı alternatifler deniyorum, ölçüyü kaçırmadan yiyorum hamur işlerini.

Hamur işi deyince, en çok tartışılan konulardan biri olan ekmekten bahsetmezsem olmaz. Ekmek insanlığın temel gıdası olarak süre gelmiş tarih boyunca. Ama günümüzde endüstrinin gelişmesi, buğdayların yapısının değişmesiyle yarardan çok zararı konuşulur oldu ekmeğin. Bu tartışmaları çok haklı buluyorum ve takip ediyorum ama ekmeği hayatımdan çıkarmıyorum. Sadece kahvaltıda tüketiyorum. Tam buğday veya karakılçık unundan yapılan ve daha sağlıklı olduğuna inandıklarıma ulaşmaya çalışıyorum.

Diğer yandan bir de temiz gıdaya ulaşım konusu var. Bu maalesef benim de çok zorlandığım bir konu. İlaçsız, uygun ve doğru koşullarda üretilmiş sebze ve meyveye ulaşmaya çalışıyorum. Ancak bu konuda istediğim noktada değilim henüz.

Ben beslenme konusunda uzman değilim. Bu nedenle burada yazdıklarımın sadece benim kişisel görüşüm ve deneyimlerim olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Herkesin kendine en uygun beslenme şeklini, gerekirse bir doktor veya diyetisyen desteğiyle oluşturacağını düşünüyorum. Ancak bu platformda kendi düşünce ve önerilerimizi de tartışabileceğimize inanıyorum.

Genel · sadelesme · Sağlık

Yemek mi Beni Yiyor Ben mi Yemeği?

Yemekle ilişkiniz nasıl?

Kimimiz yemek için yaşıyoruz, kimimiz de yaşamak için yiyoruz. Siz hangi gruba giriyorsunuz? Hiç düşündünüz mü?

Yemek yemek her şeyden önce hayatta kalabilmemiz için gerekli. Ama sonrasında işin içine keyif tarafı da giriyor. Sevdiklerimizle kurduğumuz sofralarda yemeğin tadına varmak, uzun sohbetler etmek, yeni lezzetlerin peşine düşmek, yeni malzemeler denemek… Hepsi çok keyifli.

Sadeleşme sürecimizde ne yediğimize, yemekle nasıl bir ilişkimiz olduğuna bakmak önemli.

Hayatlarımız koşturmaca içinde geçiyor. Yetiştirilecek işler, gündelik sorumluluklar, toplantılar derken yemek çoğu kez bu yoğunluğun arasında acele yerine getirilmesi gereken bir görev olarak görülüyor. Bazen yemek yemek unutuluyor bile.

Pek çoğumuzun günlük yemek alışkanlıklarına baktığımızda gördüklerimiz çok benzer: Sabah kahvaltısı için pastaneden alınan bol yağlı poğaça veya gevrek, öğlen yemekhanelerde yenen çok da lezzetli ve sağlıklı olmadığını düşündüğüm tabldotlar veya dışarıda hızlıca yenen hamburgerler, pideler, bazen acele ofiste atıştırılan salata, gözlerimizi bilgisayardan ayırmadan içilen kahveler, akşam televizyon karşısında kendimizi kaybederek yenen yağlı cipsler, çerezler, dışarıdan söylenen pizzalar…

Tüm bunlar sağlığımızı olumsuz etkilerken, yeme ihtiyacımızın özünün de kaçmasına neden oluyor, yemeği bir görev haline getiriyor.

Diğer taraftan bir de “duygusal yeme” sorunu var. Pek çok kişi sıkıntısını gidermek, içindeki boşluğu doldurmak için yemeğe sarılıyor. Ama yemek maalesef bu boşluğu doldurmuyor. Kilo, hastalık gibi daha büyük sıkıntılara yol açıyor.

Öncelikle yemekle ilişkinizin nasıl olduğuna bakmanızı öneririm:

Gün içinde neler yiyorsunuz? Ne zaman yiyorsunuz? Nasıl yiyorsunuz? Bunları yazmak, alışkanlıklarınızı net olarak görmenize yardımcı olur. Hoşunuza gitmeyen ya da size iyi gelmeyen yemek alışkanlıklarınızı değiştirmenizi kolaylaştırır.

Yemekle ilişkinizi netleştirdiğinizde hoşunuza gitmediyse, telaşa gerek yok. Sağlıklı ve iyi alışkanlıkları adım adım hayatınıza dahil edebilirsiniz.

Öncelikle biraz yavaşlamayı deneyin. Günlük koşuşturmaca içinde ya da çalışma hayatında bu çok zor demeyin. Yemeği kısa bir mola, dinlenme fırsatı olarak görün. Yediğiniz şeyin tadını alarak, kokusunu içinize çekerek, dokusunu hissederek yavaş yemeğe çalışın. Bunu yapmaya hiç vaktim yok derseniz, en azından birkaç lokmanızı böyle yemeyi deneyin.

Çalışma hayatında yeme düzenini oturtmanın zor olduğunu deneyimlerimle biliyorum. Ama istersek yapılabileceğini de biliyorum.

Sabahları pastaneden sağlıksız hazır yiyecekler almak yerine akşamdan sağlıklı alternatifler hazırlayabilirsiniz. Küçük bir tost, bir meyve gibi. Öğlen yine sağlıksız yemekler yerine, evde pişirdiğiniz yemeği iş yerinize getirebilirsiniz. Öğün araları için meyve, badem, ceviz gibi yiyecekleri yanınızda bulundurabilirsiniz.

Japonların “hara hachi bu” kavramı yemekle daha bilinçli, daha farkında ve daha sağlıklı bir ilişki kurmamıza yardımcı olabilir. “Hara hachi bu” Japonların uzun ve sağlıklı yaşama sırlarından biri olarak değerlendiriliyor. “Midenin yüzde seksenini doldur” anlamına geliyor. Tabi midemizin yüzde sekseninin dolduğunu net olarak ölçmemiz mümkün değil ama burada ana fikir tıka basa doymadan, biraz aç kalarak yemeği bitirmek. Porsiyonlarımızı da biraz küçük tutarak bu yaklaşımı uygulayabiliriz.

Bahsettiğim şeyler aslında çok basit ve yapılabilir şeyler. Yemeğe biraz farkındalık ve dikkat getirerek, yeme alışkanlıklarımızı daha sağlıklı bir şekle dönüştürebiliriz.

Hayatla bağımızı kuran yemek aynı zamanda keyifli de bir şey. Yemeğe gereken önemi vermek, yemekten keyif almak ruhumuza da iyi gelir.

Bu keyfi artırmanın da basit yolları var aslında. Yemeğin sunumuna özen gösterebiliriz örneğin. Özenli sunumdan kastım ziyafet sofraları gibi sofralar değil. Plastik tabakta yemek yerine sevdiğimiz bir porselen tabakta yemek, kağıt bardak yerine hoşumuza giden bir fincanda kahve içmek, yemek masasına küçük bir çiçek veya mum koymak, şık çatal takımımızı renkli bir peçete ile kullanmak gibi basit ama etkili şeyler.

Bir de yeni tatları keşfetmenin keyfi var. Gittiğimiz restoranlarda farklı bir şey sipariş etmeyi, evde farklı tarifler pişirmeyi deneyebilirsiniz. Böylece hem yemeği monotonluktan kurtarırsınız, hem de yeni tatları merakla yerken her duyunuz açık olur, aldığınız tat katlanır.

Yemek ile ilişkimizi konuşup da sevdiklerimizle uzun sohbetlerimize eşlik eden tadına doyulmayan sofralardan bahsetmemek olmaz. Ama bu sofralarda keyfi arttırmak için yemeğe amaç değil araç olarak bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Hazırlık sırasında kadınlar çoğu ziyan olacak çeşit çeşit yemekler yapıp, bitap düşüyorlar, sofranın da tadına varamıyorlar. Oysa bu kadar çok çeşide gerek yok ki. Önemli olan o masa etrafını paylaşmak, sevgi dolu sohbetler yapıp, birlikteliğin keyfini çıkarmak. Siz ne dersiniz?

 

Genel · Sağlık · Yaşam

Sağlık Olsun

Anlamlı ve iyi bir hayat yaşamanın en önemli şartlarından biri sağlıklı olmak. Sağlığımız yerinde değilse, para, mal, mülk her şey anlamını kaybediyor. İstediğimiz kadar sadeleşelim yaşam alanımızda, sağlığımız yoksa aslında hiçbir şeye sahip değiliz.

Sağlıklı olmak öyle kıymetli ki… İnsan sağlığının değerini onu kaybettiğinde anlıyor. Meme kanseri tedavim sırasında kemoterapi görürken hiç tat alamadığım zamanlar oldu. Bol bol içmem gereken suyu içmekte zorlandığım, suyun tadını alamadığım günleri biliyorum. İnsan o zaman fark ediyor, yemek yiyebilmek ve tat alabilmek ne büyük bir hediye bize. Ama hayatın koşturmacası içinde bunun farkında olmuyoruz çoğu zaman.

Yediklerimize dikkat etmiyoruz, hareketsiz yaşıyoruz. Ruhumuzu beslemiyor, her şeyi kafamıza takıyor, stres içinde yaşayıp gidiyoruz. Bedenimizin işaretlerini dinlemiyoruz. Sonunda da sağlığımızı kaybediyoruz.

Ben de böyleydim kurumsal hayatta çalışırken. Günümün yarısı evden dışarıda geçiyordu. Sağlıklı yemeğimi evden götürüyordum iş yerine. İş sonrası düzenli pilates yapıyordum ama yeterince yürüyemiyordum, hareketsiz kalıyordum. Ruhumu besleyecek aktiviteler yapsam da stres baş düşmanımdı. Onu yönetemiyordum. Vücudumda bir şeyler olduğunu, bir salgı salgılandığını ve vücudumun her zerresini ele geçirdiğini hissederdim. Sürekli mide yanması, kabızlık, şişkinlik gibi sıkıntılarım vardı. Bir de her şeyi kafaya takar, kendime çok acımasız davranırdım. Hasta olmaktan korkuyordum ama deneyimimi değiştiremiyordum. Nitekim kurumsal hayatımı sonlandırdıktan bir yıl sonra meme kanseri teşhisi aldım. İşte o zaman daha iyi anladım hayat tarzımızın, yaptığımız seçimlerin, düşüncelerimizin sağlığımız üstündeki etkilerini. Oysa bunu anlamak için sağlığımı kaybetmem gerekmiyordu.

Sağlığımızı kaybetmeden onun değerini bilmek en iyisi. Sağlıklı olduğumuz her an için şükretmek çok önemli. Nefes alabilmek, bir yudum su içip, tadını alabilmek, yürüyebilmek, okuyabilmek öyle kıymetli ki…

Bence sağlıklı bir hayat sürmenin anahtarı beden, zihin ve ruh dengesini sağlamak. Yani bedenimize, ruhumuza ve zihnimize iyi gelen şeyleri hayatımıza sokmak. Bunlar çok derin konular. Yemek, spor, ruhu besleyen aktiviteler, stres yönetimi, anı yaşama, düşünce şeklimiz, yaşam tarzımız vb pek çok başlık var bakılabilecek. Sade İşler’de sizlerin katkılarıyla bu konuları derinleştirelim, paylaşıp birbirimize iyi gelelim istiyorum.

Genel · sadelesme

Gardırop Temizliği Yapmalıyım!

Regina Wong’un Hayata Yer Aç kitabında okuduğum Californian Closets firmasının bir araştırmasına göre, ortalama bir insan sahip olduğu giysilerin yaklaşık yüzde yirmisini kullanıyormuş.

Gerçekten çoğumuzun ihtiyaç duyduğumuzdan daha fazla giysisi var.  İndirimden aldıklarımız, hediye gelenler, canımız sıkkın olduğu zaman aldıklarımız, varlığını unuttuklarımız, özel bir günde giyerim düşüncesiyle tuttuklarımız, zayıflayınca giyeceklerim derken gardırobumuz evimizin en kalabalık alanlarından biri haline geliyor.  Bir de moda diye satın aldığımız kıyafetler var ki belki de bizim tarzımızı hiç yansıtmıyor.

Çağımız maalesef tüketim çağı. Her gün yüzlerce hatta binlerce reklam mesajına maruz kalıyoruz. Çevremizdeki her şey, reklamlar, indirimler, promosyonlar, moda bizi daha çok tüketmeye teşvik ediyor. Bizler de doğal olarak ihtiyacımızdan fazla pek çok şey alıyoruz. Sanıyorum ihtiyacımız olmadan aldığımız şeylerin başında da giysiler, ayakkabılar ve aksesuarlar geliyor.

Evimizi sadeleştirme konusunda da söylediğim gibi kendi yaşam tarzımız gardırobumuzu sadeleştirirken de önceliğimiz olmalı. Gardırobumuzda sadece sevdiğimiz şeyleri tutmalıyız.

Minimalizm ve sadeleşme hakkındaki pek çok kitapta yer aldığı gibi, gardırop temizliğinin adımlarını buraya yazmayı çok anlamlı bulmuyorum. Eminim ki herkes kendine en uygun yöntemi bulacaktır. Ancak önerilen detaylı adımları görmek isterseniz Begüm Başoğlu ve Ege Erim’in Sade adlı kitabıyla Selen Baranoğlu’nun Basit ve Mutlu Yaşam kitaplarından yararlanabilirsiniz. Bir de Marie Kondo’nun Derle Topla Rahatla kitabı var.

Ben burada gardırobumu gözden geçirirken yaşadığım deneyimleri paylaşacağım sizinle.

Öncelikle gardırobumu gözden geçirirken şu soruları sordum kendime:

  • Hangilerini gerçekten kullanıyorum?
  • Bu parça hoşuma gidiyor mu? Beni yansıtıyor mu?

Dolabımı gözden geçirmeye başladığımda kurumsal hayatta çok severek kullandığım, ama artık kendime yakıştıramadığım, beni yansıtmayan pek çok kıyafet ve aksesuarla karşılaştım. Bunların bir kısmını ayırdım, bir kısmını ise kıyamayıp, ara sıra giyerim ya da bir gün lazım olursa diye dolapta tutmaya devam ettim. Ama şimdi görüyorum ki bu parçalar asla bir gün kullanılmıyor! Dolayısıyla bu parçaları en kısa sürede dolabımdan çıkaracağım.

Dolaptan çıkanlar arasında bir de etiketi üzerinde olanlar vardı. Ben de inanamadım ama gerçekten benim de böyle etiketli kıyafet ve aksesuarlarım varmış. Hemen bunlarda da bir eleme yaptım tabi.

Bir de ufak bir tadilatla giyerim dediğim etekler ve pantolonlar vardı vedalaşamadığım. Onlar da dolaptan çıkanlar arasında yerlerini aldılar.

Herkes gibi ben de değişiyorum, dönüşüyorum. İş dışındaki giysilerim, ayakkabılarım ve aksesuarlarım arasında da kullandığımda kendimi iyi hissetmediklerimle karşılaştım. Zor da olsa bunlarla vedalaştım.

Bir tarafta da temizleyiciye gidecekler çıktı karşıma. Onları da bir kenarda tutmuşum, her gördüğümde artık temizleyiciye götürmem lazım dediğimi ama bir türlü götürmediğimi fark ettim. Hemen birkaç gün içinde temizleyiciye götürdüm bu giysileri.

Vedalaştığım kıyafetleri ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak üzere belediyeye, Kızılay’a ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bir şubesine gönderdim. Birilerine bu şekilde fayda sağlamak huzur veriyor insana.

Hala vedalaşamadığım kazaklarım var dolabımda. Yirmi yıl önce kaybettiğim anneannemin ördüğü kazaklar.  Hiçbirini giymiyorum ama hatırası nedeniyle atamıyorum da… Bu konuda sizin önerileriniz olur mu bana?

Gardırobumu sadeleştirme işi bir kerede bitmedi tabi. Sadeleşme sürecim hala devam ediyor. Etiketli olan eşyalardan henüz dolaptan çıkaramadıklarımı  da ikinci el sitelerinde satma gibi bir düşüncem var. Bunun da güzel bir fikir olduğuna inanıyorum. İkinci el ürün kullanımıyla bireysel olarak kazanç sağlayabiliyoruz; dünyamızın sürdürülebilirliğine de israfı önleyerek katkıda bulunmuş oluyoruz.

Bu yazıyı yazarken “ben nasıl alışveriş yapıyorum?” sorusunu sordum kendime. Epey uzun bir liste çıktı karşıma:

  • Öncelikle istek mi ihtiyaç mı diye kendime soruyorum.
  • İhtiyaçsa, istediğim tüm kriterleri sağlıyorsa satın alıyorum. Çünkü biliyorum ki bir şeyi içime sinmediyse sonra asla kullanmayacağım.
  • Canım sıkkınken alışverişe çıkmıyorum.
  • Birkaç kullanımda bozulmayacak, daha kaliteli ürünleri almaya çalışıyorum.
  • Ama sadece marka diye bir ürün satın almıyorum.
  • Yeni sezon başladı, birkaç parça bir şey alayım düşüncesiyle alışveriş yapmıyorum.
  • Moda diye kendime yakışmayan şeyi almıyorum.
  • Bedenime ve tarzıma uygun olanları seçiyorum.
  • İndirimde “Bu da dolabında bulunsun, lazım olur, ziyan gitmez” diyenlere kanmıyorum.
  • Pazarlamacı olmamın etkisi belki ama reklamlardan ve promosyonlardan etkilenmiyorum.
  • Alışveriş için indirim dönemlerini tercih ediyorum ama indirimli diye ihtiyacım olmayan şeyi almıyorum.

Liste üstünde düşünürken, yıllar içinde ben değişip, dönüştükçe bu maddelerin  hayatımın bir parçası haline geldiğini fark ettim.

Kıyafetlere büyük yatırım yapmak yerine kendimize yatırım yapmanın önemli olduğuna inanıyorum. Giydiklerimiz karşımızdakine bizim kim olduğumuzu söylemiyor. Hayata karşı duruşumuz, tarzımız, kişiliğimiz, değerlerimiz bizim kim olduğumuzu söylüyor. En büyük yatırımı kendi gelişimimize harcamak en doğrusu sanırım.

sadelesme

Eviniz Sizin İçin Ne Anlama Geliyor?

Eviniz sadece barınmak ve uyumak için bir yer mi, yoksa daha fazlası mı sizin için?

Evim benim sığınağım. Kendim olabildiğim, huzur bulabildiğim, rahat ve güvende hissettiğim, ailemle en derin paylaşımları yapabildiğim yer. Okuma köşemde keyifli saatler geçirdiğim, mutfağında sevdiklerime güzel tatlar pişirdiğim, sabah kalkar kalkmaz açtığım radyodan gelen tınılarla güne hazırlandığım yer.

Hepimiz evimizde mutlu ve huzurlu olmak isteriz. Ama bazen hepimizin evinde olan dağınıklık, karmaşa ve fazlalıklar bizi boğar. Böyle bir ortamda sakin kalabilmek, huzurlu olabilmek ne mümkün! Ancak bunlardan kurtulduğumuz zaman kendimizi ferahlamış hissederiz, çünkü evin enerjisi değişmiştir.

ev_sadelesme

Ben mekanların enerjisi olduğuna inanırım. Sade mekanların dingin, huzur veren bir enerjisi var. Bu da insanın zihninin de daha berrak ve dingin olmasına yardımcı oluyor. Böylece daha yaratıcı, daha odaklı, daha farkında olabiliyoruz ve istediğimiz gibi huzurlu, mutlu ve anlamlı bir hayat kurma yolunda da kolay ilerleyebiliyoruz.

Bu nedenle sadeleşme ile ilgili tüm yayınlarda olduğu gibi benim de çağrım öncelikle evimizi gözden geçirmek. Kolay olmuyor tabi evi sadeleştirmek. Ama bir yerden başlamak lazım. Önce küçük adımlarla başlayın. Gerisi gelecek. Zaten bir kere yaptım bitti diye bir şey yok. Evi belli aralarla gözden geçirmek gerekiyor. Ben öyle yapıyorum. Çünkü herkes gibi ben de bir anda kendimi karmaşanın ortasında bulabiliyorum. Sadece durumun farkında olduğum için bu durumdan çabuk kurtuluyorum.

Sonraki yazılarımda evimizi nasıl sadeleştireceğimiz üstüne de biraz konuşalım istiyorum.

Ama şimdi birkaç soru üstünde düşünmenizi öneriyorum:

  • Eviniz sizin için ne anlama geliyor?
  • Evinize şöyle bir bakın, sizde nasıl duygular uyandırıyor? Sizi sıkıyor mu? Mutluluk mu veriyor?
  • Ne olsaydı, nasıl olsaydı evinizden daha hoşnut olurdunuz?
  • Evdeki yaşam alanlarınızla ilgili öncelikleriniz neler?
Genel · sadelesme

Minimalizm mi Sadeleşme mi?

Minimalizm denince aklınıza ne geliyor? Az sayıda kıyafet? Bomboş, soğuk ve beyaz yaşam alanları? Çok az mutfak eşyası? Az para? Mal mülk olmayan bir hayat?

Sanıyorum pek çok kişi minimalizmi sahip olunan nesnelerin, eşyaların azlığı hatta yokluğu ile tanımlıyor. Yaklaşık iki yıl önce ben de bu konuda kitaplar okumaya başladığımda, net bir minimalizm tanımım yoktu. Ancak minimalizmin sadece eşyalardan kurtulmakla tanımlanabilecek kadar yüzeysel bir kavram olmadığını düşünüyordum.

Okuduğum ilk kitaplar öncelikle kullanmadığımız eşyalardan kurtulmayı öneriyordu. Gardırobunuzdaki giymediğiniz kıyafetlerden kurtulun; mutfağınızdan kullanmadığınız eşyaları çıkarın; çekmecelerinizi şöyle yerleştirin; kıyafetlerinizi böyle katlayın gibi pek çok şey…

Bunların hepsi minimalizmin bir parçası olabilirdi, yapılmalıydı da. Ama iş bu kadar basit olmamalıydı. Ben de okumaya, araştırmaya devam ettim. Minimalizm – Anlamlı Bir Yaşam kitabıyla karşılaştığımda aradığım şeyi bulmuştum. Kitabın yazarları Joshua ve Ryan (The Minimalists) daha az şeyle yaşayarak anlamlı bir hayat sürmenin yollarından bahsediyordu. Anlatmak istedikleri bir yaşam felsefesiydi. Bu hayat, benim de yıllardır kurmak için uğraş verdiğim hayatla aynı doğrultudaydı.

Okumalarımı genişlettikçe karşıma bu hayat felsefesi ile ilgili kitaplar, web sayfaları, kişiler, yazılar çıkmaya başladı. Zaten benim yıllardır emek verdiğim hayatımın, değerlerimin, yaklaşımlarımın minimalist felsefenin bir parçası olduğunu gördüm.

Böylece benim minimalizm tanımım da netleşti. Minimalizm demek yerine “sadeleşme”,“sade ve basit yaşam”, “sadelik”gibi kavramların benim için daha uygun olduğuna karar verdim. Neden Sade İşler? yazımda da bahsettiğim gibi çok uzun süredir deneyimlerimi, duygularımı paylaşacağım, birlikte çoğalıp gelişeceğimiz online bir platform hayal ediyordum. Ama adına karar veremiyordum. Düşünürken, neden benim minimalizm tanımımdan yola çıkmıyorum ki dedim ve platform için Sade İşler ismini seçtim.

Peki sadeleşme benim için ne anlama geliyor?

Sadeleşme fiziksel olanın çok ötesinde. Eşyalarımı azaltmak değil kesinlikle;  zaten bu  konuda henüz çok başarılı olduğumu da söyleyemem. Sadeleşme hayatımızın her alanında bilinçli seçimler yaparak anlamlı ve doyumlu yaşamak demek bence. Böylesi bir hayat;

  • Kendi isteklerimi, önceliklerimi belirlediğim,
  • Kendi seçimlerimi yaşamak için emek verdiğim,
  • Hayatıma değer katmayan nesneleri, eşyaları, davranışları, inanışları, düşünceleri, belki de kişileri hayatımdan çıkardığım,
  • Farkındalığımın yüksek olduğu,
  • Güzel ilişkiler kurduğum insanların olduğu,
  • Zamanın değerini bildiğim,
  • Hayat amacımı belirlediğim,
  • Dengeli,
  • Sağlıklı beslenme ve egzersiz alışkanlıklarımın olduğu,
  • Duygularıma önem verdiğim,
  • Hayal kurduğum,
  • Sezgilerime güvendiğim,
  • Ruhumu besleyebildiğim,
  • Birey olma özgürlüğünü yaşadığım,
  • Bireysel olarak sürekli geliştiğim,
  • Tüketmekten çok üretmeye odaklandığım,
  • Çevreye duyarlı olduğum,
  • Çevreme bir fayda ürettiğim,
  • Deneyimlerle dolu

bir hayat.

Sade bir hayatın özü, basit, anlamlı ve doyumlu bir yaşam aslında benim için. Yukarıda saydığım her maddeyi hakkını vererek yerine getirebiliyor musun diye sorarsanız, hayır derim. Ama emek veriyorum, her günümün bir öncekinden daha iyi olması için uğraşıyorum. Hayat da bu şekilde anlam kazanıyor aslında, her gün değişerek, gelişerek, bazen takılıp, düşerek ama kalkıp yoluna devam ederek.

Minimalizm konusunda çok sevdiğim bir kitap olan Hayata Yer Aç – Bir Sadeleşme Rehberi’nde Regina Wong’un minimalizm tanımıyla bitireyim yazımı:

“Özünde minimalizm, keyif ve amacı odağına oturtan bir değerler sistemidir. Özgürlüğümüzü bize geri kazandıran bir araçtır; sorumlulukların altında ezilmekten, gerekli olmayan şeylerden, tüketim kültüründen, zihinsel dağınıklıktan, duygusal blokajlardan ve olumsuz ilişkilerden, borçlardan ve keyifsiz koşuşturmalardan kurtaran bir özgürlük. Somut olarak özgürlüğü ve sıra dışı bir hayatı mümkün kılar.”

Sizin minimalizm tanımınız ne?

Genel

Kırılganlık ve Cesaret Üstüne

 

Brené Brown’ın Netflix’te yayınlanan “Cesaret Çağrısı”adlı konuşması çok ilham verici. Konuşmada beni en çok etkileyen yerleri burada paylaşacağım. Ancak konuşmayı izlemediyseniz, mutlaka izlemenizi öneririm. Cesaret çağrısını onun cümleleriyle dinlemek bambaşka.

Brené, yaş aldıkça zamanın ne kadar büyük, değerli ve yenilenemez bir kaynak olduğunu daha iyi anladığını söyleyerek başlıyor sözlerine.

Ben de bunu yaş aldıkça daha iyi anlıyorum. Zaman sahip olduğumuz en kıymetli şey, ama bazen hoyratça harcıyoruz onu. Her saniyemizin ne kadar kıymetli olduğunu unutmayarak, her anın hakkını vererek yaşamaya çalışmak gerek.

Brené’ye göre, kırılgan olmadan gerçekten cesur olmamız mümkün değil. “Kırılganlık zayıflık değildir. Gerçek cesareti ölçmenin  en doğru yoludur. “ diyor, cesareti konfora tercih edeceğinin altını çiziyor ısrarla. Kırılganlığı şöyle tanımlıyor:

“Kırılganlık kazanmak veya kaybetmekle ilgili değildir. Sonucunu öngöremediğin bir konuda kendini gösterebilme cesaretini ortaya koyabilmektir.”

Birçoğumuz başkalarının bizim hakkındaki fikirlerine çok önem veriyoruz. Olumsuz bir eleştiri veya beğenilmeme karşısında kızıyoruz, üzülüyoruz. İşte böylesi durumlar için “hayatlarında cesur olmayan insanlardan geri bildirim alamazsınız.“ diye uyarıyor bizi Brené. Kimin fikrine önem vereceğimiz konusunda spesifik olmamızı söylüyor. Kırılgan olduğumuz için değil, bizi bu halimizle kabul eden, seven insandan geri bildirim almamızı öneriyor.

Çok önemli bir noktaya değiniyor aslında. Gerçekten de hayatında hiç cesur olmamış, hiç bir şey için çabalamamış, uğraşmamış bir kişinin bizim uğraşlarımız karşısında eleştirmesi ne kadar ciddiye alınabilir ki! Bu tarz insanlara ben çok rastlıyorum; eminim siz de çok karşılaşmışsınızdır benzer kişilerle.

Konuşmada en çok hoşuma giden noktalardan biri de karşımızdakini gerçekten görmek, “seni görüyorum” diyerek sevebilmek onu. Brené, “Görülmezsek nasıl sevilebiliriz?” diye soruyor.

Karşımızdaki kişiyi gerçekten görmeyi, hissetmeyi, dinlemeyi, gözünün içine bakarak onun varlığını kutsamayı Sevgili Bilge İnal’ın bir eğitiminde deneyimlemiştim, çok etkileyiciydi.

Önemli bir konu da kendimiz olabilmek. Kendin olmanın kırılganlık olduğunu vurguluyor Brené. Kendimizi karşımızdakine olduğumuz gibi açtığımızda sevilmeme, kabul görmeme gibi riskler alıyoruz. Oysa, mutluluğu gerçekten hissetme yeteneğine sahip olanların trajedinin provasını yapmadığını, mutluluğa odaklandığından bahsediyor. Burada “minnettarlık” kavramına giriyor, elimizdekilerle minnettar olmanın önemini hatırlatıyor.

Bu noktada, “Olağanüstü anları yakalamakla meşgul olduğumda, sıradan anlara dikkat etmiyorum.”sözü beni derinden sarstı.

Şöyle bir düşünün,  hepimiz zaman zaman belki de pek çok kez sıradan anların güzelliğini kaçırmıyor muyuz? Muhteşem günbatımını izlemek yerine, şahane bir fotoğraf çekmeye çalışıyoruz. Nefis bir yemeğin tadını çıkarmak yerine mükemmel bir fotoğrafını çekmeye çalışırken, o arada yemek soğuyor, tadı falan kalmıyor. Brené, basit, sıradan, şu anda olana odaklanmamızı, bu güzel anı, gözlerimizi bir an için kapayıp, aklımıza kazımamızı, o anın duygusuna yoğunlaşmamızı öneriyor.

Aslında hepimizin yapabileceği, çok basit bir şeyden bahsediyor: Hayatımızın basit ve sıradan anlarına daha yakından bakmak.Bunu yapabilirsek çok daha doyumlu ve mutlu hayatlarımızın keyfini süreceğiz.

Diğer yandan, bize keyif veren, mutluluk veren şeyleri yapmamızı söylüyor Brené. Denemekten çekinerek, neler kaybettiğimize dikkat çekiyor. Hepimize zor gelse de bu konuda da çaba harcamaya değer bence. Tabi bu çabayı gösterirken, kırılganlığa da açık hale geliyoruz. Ama Brené’nin dediği gibi, “Kırılganlık olmazsa yaratıcılık olmaz; başarısızlığa tolerans olmazsa, inovasyon yapamayız.“

Konuşmadan öğrendiğimize göre, Amerikan kültüründe de bizde olduğu gibi, insanlarla konuşmak yerine, insanlar hakkında konuşma artıyormuş. Bu ne kötü bir durum, öyle değil mi? Acaba bizler de bunu yapıyor muyuz? Kendimize objektif bir gözle yeniden bakmaya ne dersiniz?

Brené, söylenemeyen zor konuları da söylemenin öneminden bahsederken, bu eylemin de cesaret ve kırılganlık gerektirdiğini belirtiyor. Verdiği kırılganlık formülü de üstünde düşünmeye değer:

Kırılganlık = Belirsizlik + Risk + Duygusal ifşa

Cesarete Çağrı konuşmasından aklımızda kalmasını önemsediğim birkaç noktayı aşağıya özetliyorum :

  • Kırılganlık zayıflık değildir, kırılganlıktan korkmayalım.
  • Kırılganlık olmadan cesaret olmaz.
  • İstediğimiz gibi bir hayat sürmek için cesur olup, kırılganlığa açık olalım.
  • Basit ve sıradan anlarımızın kıymetini bilelim.

Konuşmayı siz de izledikten sonra yorumlarınızı paylaşırsanız ne güzel olur 🙂