Genel · Yaşam

Anlar

aniyasa.png

Bu sabah eski yazılarımı karıştırırken 2012’de yazdığım bir yazıyla karşılaştım. Anı yaşama, şimdiki ana odaklanma üstünde epey pratik yaptığım şu günlerde iyi geldi bana, ben de sizlerle paylaşmak istedim.

***

Yonca Tokbaş’ın eski yazılarını tekrar okurken, yazılarından birinde Borges’in çok sevdiğim “Anlar” şiiri çıktı karşıma bu sabah. Bu şiiri uzun süredir okumamıştım, o kadar iyi geldi ki. Bana çağrıştırdıklarını da paylaşmak istedim, hayatını dolu dolu yaşayan insanlar çoğalsın diye…

Bu dünyada bize verilen süre, zamanın sonsuzluğunda o kadar kısa ki. Bizse bu süreyi hoyratça kullanıyoruz, hayat hiç bitmeyecekmiş gibi… Her şey mükemmel olsun istiyoruz. Hayatımızda birçok şeyi biz istediğimiz için değil, görevimiz, sorumluluğumuz olduğu için yapıyoruz. İsteklerimizi, hayallerimizi erteliyoruz. İncinmekten korktuğumuz için, risk alamıyoruz. Risk alamadığımız için istediğimiz gibi bir hayatın sorumluluğunu almaktan çekiniyoruz. Yaşamımızdaki küçük şeyleri görmüyor, yaşamı ıskalıyoruz. Sevdiklerimize yeteri kadar değer vermiyor, sevgi gösteremeyebiliyoruz. Onları kırıyor, incitiyor, dostlukları yitiriyoruz. Elimizdekilerin kıymetini ancak kaybettiğimizde anlıyoruz. Çevremizdeki güzellikleri görmüyoruz. Yardıma muhtaç bir yaşlıya, yaralı bir kediye kucak açmıyoruz. Hayatın koşturmacası içinde, ev ve iş arasında sıkışmış küçük dünyalarımızda birer makinaya dönüyor, insanlığımızdan uzaklaşıyoruz. Hayatın içinde olamıyoruz. Hayatımızı yaşamak, sevdiklerimize, hobilerimize zaman ayırmak için hep bir şeyleri bekliyoruz.

“Terfi edeyim, ailemle tatile çıkacağım. “
“Bi emekli olayım, okuyamadığım kitapları okuyacağım”.
“Yaz gelsin her gün yürüyüş yapacağım.”
“Çocuklar büyüsün, eşimle seyahat edeceğim.”
“Emekli olunca her gün güneşin doğuşunu izleyeceğim.”

Bu ve benzeri sözleri kendimizden, çevremizden sürekli duyuyoruz. Sonra da bir bakıyoruz ki bu dünyadaki yaşam süremizi doldurmuşuz ama istediğimiz gibi bir hayat yaşayamamışız…

Oysa hayat o kadar güzel ve değerli ki… Hayat aslında anların bir toplamı. Mutluluk bu hayatın minik detaylarında, kısacık anlarında gizli. Biz hayatımızın her anını sevdiklerimizle birlikte keyif alarak, tadını çıkara çıkara, sesini, nefesini, kokusunu içimize çeke çeke yaşıyorsak, iste o zaman mutlu bir hayat yaratabiliyoruz.

Anlarda saklı olan mutluluğun sırrını keşfedebilmek için Borges’e kulak verelim.

ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85’indeyim ve biliyorum…
ÖLÜYORUM…

Jorge Luis BORGES

Bu şiiri yatağınızın karşısına asın ve her sabah uyandığınızda, o sabah yeni bir güne merhaba diyebildiğinize, nefes alabildiğinize, yürüyebildiğinize, görebildiğinize şükrederek, her satırını içinize çeke çeke okuyun. Mutluluğu anlarda yakalayın…

Genel

Hemen Yap, Harekete Geç!

 

 

Siz de sürekli bir şeyleri erteliyor musunuz? Sanırım hepimiz pek çok şeyi erteliyoruz, değil mi?

Misal ben. Bu bloğu 2018’in sonlarına doğru açmıştım. Aylar geçmiş, ama sadece iki yazı koymuşum bloğa. Neden derseniz? Çok yoğun dönemler geçirdim, önceliklerim değişti ve bloğa odaklanamadım, derim. Ancak ana sebep bu gibi görünmesine rağmen, kendime biraz dışardan bir gözle baktığımda gerçek nedenin “erteleme” olduğunu görüyorum.

Pazartesi gelsin, diyete başlayayım.

Havalar düzelince yürüyüş yapacağım.

Emekli olunca kitap okuyacağım.

Blog yazacağım, ama vaktim yok. Biraz işlerim hafiflesin o zaman yazarım!

Bloğa ne yazsam acaba?

Ben yapamam ki?

Tanıdık geldi mi?

Böyle bahanelerle ertelediklerimiz uzayıp, gidiyor ve asla yapılmıyor. Hal böyle olunca da kendimize karşı çok acımasız oluyoruz, kendimize kızıyoruz.

Peki işleri neden erteliyoruz?

Sanırım mükemmeliyetçiliğim beni engelliyor. Bir şey mükemmel olsun diye düşünürken, hiçbir şey yapamaz duruma geliyorum. Oysa bir adım atsam, örneğin bloğa yazmaya başlasam, gerisi gelecek. Yakın bir arkadaşım der ki, “Mükemmel iyinin düşmanıdır”. Ona hak vermemem mümkün değil.

Bu arada bloğumu yeniden gözden geçirirken mükemmeliyetçilik beni yine esir aldı. Yazılarımdan ikincisini beğenmeyip, kaldırdım. Ama üstünde çalışıp, yine paylaşacağım sizlerle.

Ertelemenin başka bir nedeni de konfor alanından çıkmak istemememiz sanırım. Konfor alanımızdan çıkmak bizi ürkütüyor. Karşılaşacağımız yeniliklerden, zorluklardan kaçıyoruz. Mevcut halimizi korumak ise bizi güvende hissettiriyor. Böyle olunca aslında hayatı kaçırdığımızı bile fark etmiyoruz.

Peki erteleme sorununu nasıl çözeriz?

Bunun tek yolunun hemen yapmak, harekete geçmek, adım atmak olduğunu düşünüyorum.

Clarissa Estes de benim bu düşüncemi onaylıyor. Esra Sert, Estes’le çalışma şansı yakalayan şanslılardan. Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı üstüne yaptığı bir seminerde söylemişti, Estes de “hemen yap, harekete geçdiyor.”

O zaman neden bekliyoruz? Hadi hep birlikte harekete geçelim, ertelediklerimizi hemen yapmaya başlayalım.